Kabuğun Hapishanen Olduğunda

 

Sert bir kabuğu olan ıstakoz, yumuşak gövdesi büyümeye başlarken, aynı zamanda giderek küçülen kabuğunun içinde sıkışmaya da başlar. Bu sıkışma onda bir stres yaratır.

Bu sıkışma ve stres öyle bir hale gelir ki, sonunda gelişmesi için önünde tek bir seçenek kalır. Kabuğunu geride bırakmak. 

Güvenli bir alan bulur, kabuğunu bırakır, yeni kabuğunu oluşturur ve hayata devam eder.

Ve bunu bir yaşamda, birden çok sayıda yapar.

Bu Clarissa’nın bahsettiği hayat-ölüm-hayat döngüsünün belki ıstakoz dilindeki karşılığıdır.

Abraham Twerski, şöyle demiş bu hikayeyi anlatırken. “Eğer ıstakoz stres hissettiğinde, bir doktora gidip ilaç alsaydı, asla gelişemezdi.”

Bu cümle biraz sert, doktora gidip her türlü ilacı almamız gereken zamanlar olabilir ve buna sakinleştiriciler de dahil.

Öte yandan da, stres, hayat-ölüm-hayat döngüsü de gelişimimizin bir parçası olabilir.

Sürekli adeta bir proje gibi üzerimize pompalanan, mutlu ol, mutlu olmayı hak ediyorsun, biraz daha mutluluk satın almaz mısın alt mesajı, ıstakoz kabuklarımızın değişim saatinin geldiğini, bir süre güvenli bir alanda ve belki evet bir kaya altında ya da bir mağarada dinlenmenin ve yeni kabuğu beklemenin de son derece normal olduğunu bize unutturuveriyor. Unutmayıp o stresi deneyimliyorsak bile, bir süre bir alanda yeni kabuğumuzu oluştururken de suçluluk ve hatta dışlanma da hissedebiliyoruz. Kabuklarından, gelişimini öldürmek pahasına vazgeçmeyenler, bunu belki de anlamsız ya da tuhaf buluyorlar. Ve yeni bir normal oluşuyor. Kabuğundan asla vazgeçmeyenlerin normalliği.

Istakoz, bir oyunbozan belki de.

Bir sürü ıstakoz hayal edin, hepsi bir şekilde anlık mutluluk ve Carpe Diem’in yanlış algılanan anlamına takılmışlar. Büyümeyi, kabuk bırakmayı reddediyorlar. Ama doğası gereği bir depremi, bir yanardağ patlamasını engelleyemezsiniz. Ancak, biz doğamızı engelleyebiliyoruz. Doğamıza uygun olmayan hareketlerle yaşantımıza devam ederek, psikosomatik kaynaklı olabilecek birçok hastalığı da deneyimliyoruz.

Peki, bir köşede yeni bir kabuk yaratmaktan, öncesindeki kimliğimize, kabuğumuza verdiğimiz onca emeği bir anda bırakabilmekten, o kabuk oluşurkenki savunmasızlığımız nedeniyle yalnız kalmaktan duyduğumuz korku için ödediğimiz bedel sizce ne oluyor?

Ben bu soruyu her sorduğumda çok sevdiğim bir şiir aklıma düşüyor:

“Anything or anyone

that does not bring you alive

is too small for you”

“Sana canlılık vermeyen

herhangi biri, herhangi bir şey

senin için çok küçüktür” diye çeviriyorum ben de naçizane. (David Whyte/Sweet Darkness)

(Bir şiiri çevirmeye çalışmak çok büyük stres. Bir sanat eserinin tozunu almak gibi içimde)
**

Buradan bir kelime düşüyor kalbimize: Canlılık….

Hayat canlıdır, an canlıdır, hayatınızın asla unutamadığınız, tadı damağınızda kalan anlarında dolaşın zihninizde… Onların hepsi canlıdır.

Bir bebeğin gözleri, gülüşü… canlıdır.

Birine aşık olduğunuz o ilk an, kalp atışınız canlıdır.

Bir iş teklifini kabul ettiğiniz o an, enerjiniz canlıdır.

Bir ağacın karşısında, kokusuna, çiçeklerine bakarkenki haliniz canlıdır.

Üniversite sınavında istediğiniz sonucu aldığınız o an, canlıdır.

Taze bir sebze, meyveyi ısırdığınızda hissiniz canlıdır.

Sevdiğiniz bir gülü koklamak için elinize aldığınız ve dikeninin kanınızı akıttığı o an canlıdır.

Bir lunaparkta çığlık çığlığa eğlendiğiniz o an canlıdır.

Sevdiğiniz biriyle dudak dudağa olduğunuz, ona dokunduğunuz o an canlıdır.

Bir denizde yüzdüğünüz ve güneşin gözünüze değdiği o an, üzerinize gelen bir dalga ile bocalanma haliniz canlıdır.

Hayat canlıdır.

Ama, bu yaşayan herkesin canlı olduğu anlamına gelmez.

Kabuğun hapishanen olduğunda, feda ettiğin bana kalırsa, canlılığındır.

Ve hayat her zaman canlı olanı destekler.

Canlı olmaksa, yine benim görüşümde, hayat-ölüm-hayat döngüsündeki ölümü kucaklayabilmekten geçer.

Nehrin canlı olması, akabilmesinden geçer.

Nehrin pislenmiş olabilir.

Kabuğun sıkıştırmış ama bunca yıl sıkışmayı hissetmemek için yoksaymış olabilirsin.

Tamam, bunlar da normal.

Bir doğrusu yok yaşamın.

Ama canlılığı var. 

Hemen bugün canlılığı yoksayarak, şimdiki gibi yoluna devam edebilirsin.

Ya da canlı olan ne sorusuyla kendine yeni bir yol çizebilirsin.

Seçim, hep senin.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir