Tırtıl'dan Kartpostal İçin Tıkla

Instagram

“Hayat içinde nasıl doğuyor/doğuruyorsunuz?”
*
Bir kez anne rahminden doğuyoruz.
Ama onlarca kez kendimizi doğuruyoruz bu yaşamda.
Rahim, sadece bebek için değil.
Her projemizin tohumu, rahmimizde başlıyor büyümeye.
Rahim, dünyanın en kadim ve gelişmiş yaratım merkezi…
Biz bir kez doğduğumuz gibi, her yaratımımızda yeniden doğuyoruz.
Bildiniz, ilk doğum hikayemizle… Aynı duygu öyküsüyle.
**
Bir şirket kurmak, kitap yazmak, el işi, web sitesi oluşturmak, kutlama organize etmek... yaratımdır. 
Aslında tüm süreçlerimiz bir yaratımdır yaşamda.
Yoktan var etmek ve sunmaktır.
***
Gilbert Renaud, Recall Healing’te şöyle demişti: 
“Çok hızlı ve kolay doğmuşum, hayatımda her şey çok hızlı ilerler.”
Ben içimden “Gecikerek, sancıyla, tehditle, stresle, desteksiz ilerlerdi.” derken.
Yine Recall Healing sisteminde, proje amaç dönemi isimli bir dönemden bahsedilir.
Bu şu demektir: annen sana hamile kalmadan önceki 9 ay, hamileliği süresince 9 ay ne yaşadıysa ve doğumunla başlayan 1 yıl ne yaşadıysan, işte bu hayatındaki diğer konuların ana kaynağı ve özetidir.
****
Anneniz bu yaşam deneyimini geride bırakmış olabilir. Hücreleriniz hatırlıyor size anlatamadığını.
Ve yaşam da size yeni deneyimlerde bu örgüyü yaşatıyor:
Nasıl doğuyorsunuz? Neler yaşayarak? Neler hissederek?
İşte bu doğum hikayeniz.
****
Danışmanlıklarımda en sevdiğim çalışma, anne rahmine uzanır. Adeta kişinin hayatının haritası gibidir.
Elbette Theta Healing’te diğer seviyelerde de çalışılır.
Doğrudan bu alana çalışan sistemler de var. Aile diziminden, regresyona dek…
Ancak amacım hiç kimseye ‘koşun bizlerden, hemen destek alın’ demek değil.
Aksine, dün yazdığım gibi.
Hayatınızı sadece gözlemleyin.
Ne geçmişte ne gelecekte zihnimizle salınarak, mümkün olduğunca ‘şimdi’de gözlemci olun.
Belki sadece görülmek istiyordur hayat örgümüz.
Deseni geyikli mi, baklavalı mı, haroşa mı görelim istiyordur. 
Çift yarık deneyini hatırlayalım.
Gözlemlenen farklı davranış sergiler.
Ve bu sizi, tekniklerin çok ötesine götürür.
Özgürleşirsiniz.
Sevgiyle…
“Hayat içinde nasıl doğuyor/doğuruyorsunuz?” * Bir kez anne rahminden doğuyoruz. Ama onlarca kez kendimizi doğuruyoruz bu yaşamda. Rahim, sadece bebek için değil. Her projemizin tohumu, rahmimizde başlıyor büyümeye. Rahim, dünyanın en kadim ve gelişmiş yaratım merkezi… Biz bir kez doğduğumuz gibi, her yaratımımızda yeniden doğuyoruz. Bildiniz, ilk doğum hikayemizle… Aynı duygu öyküsüyle. ** Bir şirket kurmak, kitap yazmak, el işi, web sitesi oluşturmak, kutlama organize etmek... yaratımdır.  Aslında tüm süreçlerimiz bir yaratımdır yaşamda. Yoktan var etmek ve sunmaktır. *** Gilbert Renaud, Recall Healing’te şöyle demişti:  “Çok hızlı ve kolay doğmuşum, hayatımda her şey çok hızlı ilerler.” Ben içimden “Gecikerek, sancıyla, tehditle, stresle, desteksiz ilerlerdi.” derken. Yine Recall Healing sisteminde, proje amaç dönemi isimli bir dönemden bahsedilir. Bu şu demektir: annen sana hamile kalmadan önceki 9 ay, hamileliği süresince 9 ay ne yaşadıysa ve doğumunla başlayan 1 yıl ne yaşadıysan, işte bu hayatındaki diğer konuların ana kaynağı ve özetidir. **** Anneniz bu yaşam deneyimini geride bırakmış olabilir. Hücreleriniz hatırlıyor size anlatamadığını. Ve yaşam da size yeni deneyimlerde bu örgüyü yaşatıyor: Nasıl doğuyorsunuz? Neler yaşayarak? Neler hissederek? İşte bu doğum hikayeniz. **** Danışmanlıklarımda en sevdiğim çalışma, anne rahmine uzanır. Adeta kişinin hayatının haritası gibidir. Elbette Theta Healing’te diğer seviyelerde de çalışılır. Doğrudan bu alana çalışan sistemler de var. Aile diziminden, regresyona dek… Ancak amacım hiç kimseye ‘koşun bizlerden, hemen destek alın’ demek değil. Aksine, dün yazdığım gibi. Hayatınızı sadece gözlemleyin. Ne geçmişte ne gelecekte zihnimizle salınarak, mümkün olduğunca ‘şimdi’de gözlemci olun. Belki sadece görülmek istiyordur hayat örgümüz. Deseni geyikli mi, baklavalı mı, haroşa mı görelim istiyordur.  Çift yarık deneyini hatırlayalım. Gözlemlenen farklı davranış sergiler. Ve bu sizi, tekniklerin çok ötesine götürür. Özgürleşirsiniz. Sevgiyle…
“Hikayenin en önemli parçası: Doğumun”
Annem doğum günümde, “geç doğdun ama iyi ki doğdun” dedi, ikimizi de güldürdü.
20 gün geç doğmuşum. Gittiği ilk hastane, küçük bir özel hastane olduğundan, “zor bir doğum senin için de bebek için de, bizi aşar” diyerek Ege Üniversitesi’ne yönlendirmiş.
Orada da, annemin sağlığının risk altında olduğu söylenmiş. Normal doğum sancıları başlamadığı için, birkaç saat daha bekleneceği, olmazsa sezaryen ile alınacağım söylenmiş.
Denilene göre, tam bu tehdit yapıldığı anda, sancı başlamış.
Doğum anıma dair anılardan biri, genç ve ilk kez bebeğini kucağına alacak bir annenin, üniversite hastanesinde, ebe, doktor ve tıp öğrencilerine bakarak korku ve mahcubiyetle doğum yapmaya çalışması…
Sorunlu doğum, sağlığını tehlikeye düşürüyor, baba nerede, bebek çok geç kaldı… unutulmaz kelimeleri.
Baba ise, annenin çözülemez bir sorunu için bir devlet dairesinde.
Annenin Yunanistan’daki bir protokol sebebi ile çözülemeyen kimlik sorununu çözmeye çalışıyor.
Bunun bir öte bilgisi daha var hikayemde, ama 15 bin kişi karşısında o kadar detayını yazmama gerek yok. 
*
Gözlemlemek her şeydir, bakış açıma göre.
Hiç kitap okumasanız, çevrenizde bu konularda size yön gösterecek biri bile olmasa, tek bir tekniğin eğitimini almasanız… ki belki gerçekten gerek yok bunlara… sadece açık bir zihinle gözlemleseniz… sanıyorum ki, çok sonra tekniklerde, kitaplarda size öğretilecek olanı zaten bilir, anlarsınız.
**
Kendimle ilgili gözlemlediğim çok şey vardı.
Örneğin, 20-30 kişilik bir grupta bir söz alınacaksa, ilk ben söz alırım. Konuşmaya bayıldığımdan değil.
Hemen olsun bitsin isterim.
Bir şeyi çok istiyorsam, bekleyemem. Hemen hemen olmalıdır.
***
Her zıtlık birlikte vardır. 
“Hemen”e kardeş olan kelimesi hayatımın “geç”.
Dakik değilimdir. 15:00 buluşma saatiyse, muhtemelen 15:00’te ancak evimden çıkarım.
Hemen olmayan, çok uzar hayatımda. En sona kalırım.
Bunu denize gireceğim zamanlarda gözlemlerim.
Eğer bir denize o gruptan ilk giren ben değilsem, denize giren ve beni bekleyenler delirir. 40 dakika, psikolojik olarak hazır değilim diye girememişliğim vardır çok sevdiğim denize.
İlk kez bir kadın hastalıkları uzmanına...
Devamı yorumda 🕊
“Hikayenin en önemli parçası: Doğumun” Annem doğum günümde, “geç doğdun ama iyi ki doğdun” dedi, ikimizi de güldürdü. 20 gün geç doğmuşum. Gittiği ilk hastane, küçük bir özel hastane olduğundan, “zor bir doğum senin için de bebek için de, bizi aşar” diyerek Ege Üniversitesi’ne yönlendirmiş. Orada da, annemin sağlığının risk altında olduğu söylenmiş. Normal doğum sancıları başlamadığı için, birkaç saat daha bekleneceği, olmazsa sezaryen ile alınacağım söylenmiş. Denilene göre, tam bu tehdit yapıldığı anda, sancı başlamış. Doğum anıma dair anılardan biri, genç ve ilk kez bebeğini kucağına alacak bir annenin, üniversite hastanesinde, ebe, doktor ve tıp öğrencilerine bakarak korku ve mahcubiyetle doğum yapmaya çalışması… Sorunlu doğum, sağlığını tehlikeye düşürüyor, baba nerede, bebek çok geç kaldı… unutulmaz kelimeleri. Baba ise, annenin çözülemez bir sorunu için bir devlet dairesinde. Annenin Yunanistan’daki bir protokol sebebi ile çözülemeyen kimlik sorununu çözmeye çalışıyor. Bunun bir öte bilgisi daha var hikayemde, ama 15 bin kişi karşısında o kadar detayını yazmama gerek yok. * Gözlemlemek her şeydir, bakış açıma göre. Hiç kitap okumasanız, çevrenizde bu konularda size yön gösterecek biri bile olmasa, tek bir tekniğin eğitimini almasanız… ki belki gerçekten gerek yok bunlara… sadece açık bir zihinle gözlemleseniz… sanıyorum ki, çok sonra tekniklerde, kitaplarda size öğretilecek olanı zaten bilir, anlarsınız. ** Kendimle ilgili gözlemlediğim çok şey vardı. Örneğin, 20-30 kişilik bir grupta bir söz alınacaksa, ilk ben söz alırım. Konuşmaya bayıldığımdan değil. Hemen olsun bitsin isterim. Bir şeyi çok istiyorsam, bekleyemem. Hemen hemen olmalıdır. *** Her zıtlık birlikte vardır. “Hemen”e kardeş olan kelimesi hayatımın “geç”. Dakik değilimdir. 15:00 buluşma saatiyse, muhtemelen 15:00’te ancak evimden çıkarım. Hemen olmayan, çok uzar hayatımda. En sona kalırım. Bunu denize gireceğim zamanlarda gözlemlerim. Eğer bir denize o gruptan ilk giren ben değilsem, denize giren ve beni bekleyenler delirir. 40 dakika, psikolojik olarak hazır değilim diye girememişliğim vardır çok sevdiğim denize. İlk kez bir kadın hastalıkları uzmanına... Devamı yorumda 🕊
Bugün doğduğum gün dünyaya.
Akrebin 28 derecesinde güneşin 1 yıl sonra yeniden olması demek bu.
Çok yazdım, çok konuştum, son yaşımda.
Belli ki kelimeyle bir derdim vardı.
Ve ne çok içindeki suskunla rastlaşan vardı, benim kelimelerimle.
Sevildi, tonundan, duygusuna dek.-TDK’ya kazandırdığım kelimeleriyle bile-
Bugün yerini sessizlik aldı.
Bir şeyler içimde sessizce demlendi, sessizce canlandı, sessizce öldü adeta.
Doğum, yaşarken doğum, yaşarken ölüm üzerine düşündüm.
Bir yaşamda kaç kez doğduğumuz ve öldüğümüz, ancak bir yaşamda kendimizi kendimizden defalarca doğurursak yaşamış sayılabileceğimiz üzerine… Gurur duydum, ölüm-doğum döngülerimle. 
O huzurda gözlerimden yaşlar boşaldı.
“Hayatının bundan sonrasında ne yapacaksın” diye günlerdir sessizlik anlarında ulaşan yüksek ben,
“Ne istersen yapabilecek gücün var, bunu biliyorsun” dedi son derece kendinden emin.
“O ateş kılıcı bitkisini sana bundan gönderdim”
Gittim saçımı kestirdim.
Çok duygulandığım bir sürpriz videoyu sil baştan izledim.
“Alice o çukura düşmeseydi harikalar diyarına hiç varamayacaktı” diye bir cümle okumuştum dün.
Alice’i kucağıma alıp uzun uzun oturdum bir kahvecide.
Son bir yılda hayatıma giren bir kıymetlinin papatyalarıyla açılmıştı gözüm.
“Güzel insanlar, her zaman yoluna çıkabilirler.”
‘Köşeye bir çiçekçi açılsa’ diye diye açıldığını gördüğüm yaratımıma gittim.
Bir buketin oluşumunu izledim, gözlerimde aşk, elimde kahvem. Güzel bir tanışıklık yaşadım.
Çok güzel, dedim pembe güllere. 
Bittiğinde telefonumda kardeşim belirdi, “Senindi o” dediler.
Kalbime basıp yürürken “Nasibin her zaman senindir” dedi o güçlü ses.
“Senin olmayana üzülme dememiz bundan”
Kapımda başka bir dostun çiçeğiyle karşılandım.
“Derin bağlar durur öyle bir yerde” dedi aynı ses.
“Her şey bu kadar güzelken, içimdeki bu hal neden?” dedim sonra.
“Bir kelebek potansiyeli yoktur ki, tırtıl olanda. Binlerce kelebek uçabilir bir yaşamda. Ve yeni tırtıllar kelebek olurken olan bir dingin haldir” diye fısıldadı kalbim.
Oturdum, giyilmeye kıyılamayan giysiler gibi paylaşmaya kıyamadığım fotoğraflarımdan birine baktım.
Bir şey karalasam üzerine dedim…
Karaladığımı bıraktım.
Yeniye…
#happybirthday #happybirthdaytome
Bugün doğduğum gün dünyaya. Akrebin 28 derecesinde güneşin 1 yıl sonra yeniden olması demek bu. Çok yazdım, çok konuştum, son yaşımda. Belli ki kelimeyle bir derdim vardı. Ve ne çok içindeki suskunla rastlaşan vardı, benim kelimelerimle. Sevildi, tonundan, duygusuna dek.-TDK’ya kazandırdığım kelimeleriyle bile- Bugün yerini sessizlik aldı. Bir şeyler içimde sessizce demlendi, sessizce canlandı, sessizce öldü adeta. Doğum, yaşarken doğum, yaşarken ölüm üzerine düşündüm. Bir yaşamda kaç kez doğduğumuz ve öldüğümüz, ancak bir yaşamda kendimizi kendimizden defalarca doğurursak yaşamış sayılabileceğimiz üzerine… Gurur duydum, ölüm-doğum döngülerimle. O huzurda gözlerimden yaşlar boşaldı. “Hayatının bundan sonrasında ne yapacaksın” diye günlerdir sessizlik anlarında ulaşan yüksek ben, “Ne istersen yapabilecek gücün var, bunu biliyorsun” dedi son derece kendinden emin. “O ateş kılıcı bitkisini sana bundan gönderdim” Gittim saçımı kestirdim. Çok duygulandığım bir sürpriz videoyu sil baştan izledim. “Alice o çukura düşmeseydi harikalar diyarına hiç varamayacaktı” diye bir cümle okumuştum dün. Alice’i kucağıma alıp uzun uzun oturdum bir kahvecide. Son bir yılda hayatıma giren bir kıymetlinin papatyalarıyla açılmıştı gözüm. “Güzel insanlar, her zaman yoluna çıkabilirler.” ‘Köşeye bir çiçekçi açılsa’ diye diye açıldığını gördüğüm yaratımıma gittim. Bir buketin oluşumunu izledim, gözlerimde aşk, elimde kahvem. Güzel bir tanışıklık yaşadım. Çok güzel, dedim pembe güllere. Bittiğinde telefonumda kardeşim belirdi, “Senindi o” dediler. Kalbime basıp yürürken “Nasibin her zaman senindir” dedi o güçlü ses. “Senin olmayana üzülme dememiz bundan” Kapımda başka bir dostun çiçeğiyle karşılandım. “Derin bağlar durur öyle bir yerde” dedi aynı ses. “Her şey bu kadar güzelken, içimdeki bu hal neden?” dedim sonra. “Bir kelebek potansiyeli yoktur ki, tırtıl olanda. Binlerce kelebek uçabilir bir yaşamda. Ve yeni tırtıllar kelebek olurken olan bir dingin haldir” diye fısıldadı kalbim. Oturdum, giyilmeye kıyılamayan giysiler gibi paylaşmaya kıyamadığım fotoğraflarımdan birine baktım. Bir şey karalasam üzerine dedim… Karaladığımı bıraktım. Yeniye… #happybirthday #happybirthdaytome
Gerçekten senin olan, senden alınamaz…
Bir eşyan alınabilir misal,
Yetiştirdiğin bir çiçek,
Giydiğin palto,
Biriktirdiğin tüm paran,
Elde ettiğin tüm somut değerler alınabilir.
Hırsızları sevmeyiz ama,
Müzayedeleri ya da antika olanı severiz.
Oysa, tümünün doğası eşyanın el değiştirmesi üzerinedir.
Ve biliriz bir bakıma,
O çok değerli fincan ya da kristal, belki bir başkasının zulmü üzerine verilmişti oraya da.
Maddenin el değiştirme doğası, el değiştiremeyecek olana götürür yolumuzu.
Severiz…
Kara deliklerini hiç öngöremediğimiz dünyada, 
Sevgidir baki kalan diyerek güvenmeyi sevgide ararız belki.
Oysa, hırsızın evini soymasından daha da acıdır buradaki risk.
Sevdiğin de alınabilir elinden.
Ya da gitmeyi seçebilir.
İmzaladığın o sözleşme ya da 
Ondan da değerli olan sana aşkla edilen vaat… 
Bir gün hiç ummadığın anda geçersiz olabilir.
Hırsızın tüm eşyalarını alıp gitmesinden çok daha acıdır, şüphesiz.
Güvence aradığın senin sandığın her bir şey,
Doğurmak istediğin çocuk, aileden dediğin yakınların…
Hepsi kendi seçer yolunu.
Öngörülemezdir yakınlıkları.
Vardırlar ve bazen yokturlar.
Yolları vardır.
Günün sonu kendindir.
Böylesi bir dünyada,
Senin olan senden alınamaz
Oysa, sen dediğin bedenin bile değildir.
O da emanettir ve sürelidir çünkü.
Senin olan senden alınamaz.
Kalbim dediğin alınsa da,
Kalbini çarptıran güzellikler örneğin.
Oradadır.
Sevme kapasiten senindir.
Yaratma kapasiten senindir.
Seni biricik yapan o yetenek her ne ise o senindir.
Seni kolektife bağlayan o en önemli katkın her ne ise o senindir.
Senin olan senden alınamaz.
Büyük ruhtan kopan ve oraya dönecek o parçan,
İşte o senindir.
Öyleyse, Ey ruh!
Konuş içimizde. Konuş ve bize bizden asla alınamayacak olanı, sonsuza dek bizim olacak olanı söyle…
Söyle ki, aidiyetimiz yalnızca özümüze olsun…
#tirtilindusu
Gerçekten senin olan, senden alınamaz… Bir eşyan alınabilir misal, Yetiştirdiğin bir çiçek, Giydiğin palto, Biriktirdiğin tüm paran, Elde ettiğin tüm somut değerler alınabilir. Hırsızları sevmeyiz ama, Müzayedeleri ya da antika olanı severiz. Oysa, tümünün doğası eşyanın el değiştirmesi üzerinedir. Ve biliriz bir bakıma, O çok değerli fincan ya da kristal, belki bir başkasının zulmü üzerine verilmişti oraya da. Maddenin el değiştirme doğası, el değiştiremeyecek olana götürür yolumuzu. Severiz… Kara deliklerini hiç öngöremediğimiz dünyada, Sevgidir baki kalan diyerek güvenmeyi sevgide ararız belki. Oysa, hırsızın evini soymasından daha da acıdır buradaki risk. Sevdiğin de alınabilir elinden. Ya da gitmeyi seçebilir. İmzaladığın o sözleşme ya da Ondan da değerli olan sana aşkla edilen vaat… Bir gün hiç ummadığın anda geçersiz olabilir. Hırsızın tüm eşyalarını alıp gitmesinden çok daha acıdır, şüphesiz. Güvence aradığın senin sandığın her bir şey, Doğurmak istediğin çocuk, aileden dediğin yakınların… Hepsi kendi seçer yolunu. Öngörülemezdir yakınlıkları. Vardırlar ve bazen yokturlar. Yolları vardır. Günün sonu kendindir. Böylesi bir dünyada, Senin olan senden alınamaz Oysa, sen dediğin bedenin bile değildir. O da emanettir ve sürelidir çünkü. Senin olan senden alınamaz. Kalbim dediğin alınsa da, Kalbini çarptıran güzellikler örneğin. Oradadır. Sevme kapasiten senindir. Yaratma kapasiten senindir. Seni biricik yapan o yetenek her ne ise o senindir. Seni kolektife bağlayan o en önemli katkın her ne ise o senindir. Senin olan senden alınamaz. Büyük ruhtan kopan ve oraya dönecek o parçan, İşte o senindir. Öyleyse, Ey ruh! Konuş içimizde. Konuş ve bize bizden asla alınamayacak olanı, sonsuza dek bizim olacak olanı söyle… Söyle ki, aidiyetimiz yalnızca özümüze olsun… #tirtilindusu
“Önemli dönüm noktaları yaşadım ve zor kararlar vermek zorunda kaldım. Herkesin seçeceği yolu her zaman bildim; ama, hep diğer yolu seçtim. Çünkü, seçtiğim yol, çok zorlu bir yoldu. Prensiplere göre seçilen yoldu ve bu da kişilik demekti.” Kadın Kokusu
Çok sevdiğim Al Pacino’nun filmlerini izliyorum sil baştan. Akrep yeni ayına çok yakışan bir  külliyatı var.
Daha önceki seyirlerimde dansı ile unutulmaz olan bu film, arepliğini yazdığım son sahnesi ile içime işledi bu sefer.
Filmin bir yerinde, Albay Frank Slade Charlie’ye 
“Sen de Amerikalı erkeklerin o gri uzun yoluna düş, arkadaşlarını sat, karını aldat, prensiplerinden vazgeç ve işin bitsin!” diyordu. 
Yaşamın ucuna neredeyse delirerek gelmiş, eski bir kahraman, Amerikan ve yeni dünya erkekliğinin onursuz yeni yolunu iğrenerek sunuyordu. 
O öyle yapmamıştı. Ama bu dünyada kötü bir karakter olmanın haricinde bir rolde kalamıyordu artık.
*
İlk kez, kült kitaplarımdan Ölü Ozanlar Derneği’nde okuduğum ve daha çocukken günlüğüme yazdığım o cümleler içimde yankılandı:
“Ormanın içinde kesişen iki yol vardı ve ben en az ayak izi olanı seçtim”.
*
Evet, tüm deneyimler bizim için.
İyi ve kötünün ötesinde bir yerlerde bir manada üstelik hepsi.
Ama dönüp baktığınızda, insanı gerçek insan yapan anlara, sanki aynı şey görünür.
Doğru olan bellidir. İnsan onuruna yakışan. Bu aynı zamanda zordur da.
Bazen büyük vazgeçişler gerektirir.
Bazen senden nefret edilmesini…
Bazen arı kovanına çomak sokmayı, bazen kral çıplak diye haykırmayı…
Bazen herkesin, her kurumun, dinin dahi doğru dediğini yanlışlamayı gerektirir.
Bazen seni çok seven birinden tüm toplum kal derken gitmeyi, bazense kalmaman gereken bir yerde kalmayı gerektirir.
Bazen Instagram’da takipçi kazanmak için yapılan kadar günlük, alelade bir eylemin içine girmemektir.
Bazen kolay yoldan terfi etmek için çok seçilen yolu seçmemek.
Bazen o denli önemsiz bir detayın da içindedir işte.
Sanıyorum ki, dürüstlük, gerçek ahlak ve güçlü kişilikle el eledir.
Sanıyorum ki, bir miktar yalnızdır, çünkü bazen insanların yüzüne bakıp “Tüküreceğim neredeyse” demeyi de getirir çürümüşlüklere.
Sanıyorum ki, az seçilir.
D e v a m ı Y o r u m d a
“Önemli dönüm noktaları yaşadım ve zor kararlar vermek zorunda kaldım. Herkesin seçeceği yolu her zaman bildim; ama, hep diğer yolu seçtim. Çünkü, seçtiğim yol, çok zorlu bir yoldu. Prensiplere göre seçilen yoldu ve bu da kişilik demekti.” Kadın Kokusu Çok sevdiğim Al Pacino’nun filmlerini izliyorum sil baştan. Akrep yeni ayına çok yakışan bir külliyatı var. Daha önceki seyirlerimde dansı ile unutulmaz olan bu film, arepliğini yazdığım son sahnesi ile içime işledi bu sefer. Filmin bir yerinde, Albay Frank Slade Charlie’ye “Sen de Amerikalı erkeklerin o gri uzun yoluna düş, arkadaşlarını sat, karını aldat, prensiplerinden vazgeç ve işin bitsin!” diyordu. Yaşamın ucuna neredeyse delirerek gelmiş, eski bir kahraman, Amerikan ve yeni dünya erkekliğinin onursuz yeni yolunu iğrenerek sunuyordu. O öyle yapmamıştı. Ama bu dünyada kötü bir karakter olmanın haricinde bir rolde kalamıyordu artık. * İlk kez, kült kitaplarımdan Ölü Ozanlar Derneği’nde okuduğum ve daha çocukken günlüğüme yazdığım o cümleler içimde yankılandı: “Ormanın içinde kesişen iki yol vardı ve ben en az ayak izi olanı seçtim”. * Evet, tüm deneyimler bizim için. İyi ve kötünün ötesinde bir yerlerde bir manada üstelik hepsi. Ama dönüp baktığınızda, insanı gerçek insan yapan anlara, sanki aynı şey görünür. Doğru olan bellidir. İnsan onuruna yakışan. Bu aynı zamanda zordur da. Bazen büyük vazgeçişler gerektirir. Bazen senden nefret edilmesini… Bazen arı kovanına çomak sokmayı, bazen kral çıplak diye haykırmayı… Bazen herkesin, her kurumun, dinin dahi doğru dediğini yanlışlamayı gerektirir. Bazen seni çok seven birinden tüm toplum kal derken gitmeyi, bazense kalmaman gereken bir yerde kalmayı gerektirir. Bazen Instagram’da takipçi kazanmak için yapılan kadar günlük, alelade bir eylemin içine girmemektir. Bazen kolay yoldan terfi etmek için çok seçilen yolu seçmemek. Bazen o denli önemsiz bir detayın da içindedir işte. Sanıyorum ki, dürüstlük, gerçek ahlak ve güçlü kişilikle el eledir. Sanıyorum ki, bir miktar yalnızdır, çünkü bazen insanların yüzüne bakıp “Tüküreceğim neredeyse” demeyi de getirir çürümüşlüklere. Sanıyorum ki, az seçilir. D e v a m ı Y o r u m d a
*Bu bir şifaya davet paylaşımıdır.*
Travmatize olmuş haldeyiz ve bir yandan da günlük hayat ve işlerimiz devam ediyor.
Hepimiz için zor şüphesiz, ama depremi yerinde deneyimleyenler için, kayıp yaşayanlar için anlayamayacağımız kadar derin bir travma… 
Dilerim yaşam tüm yaraları sarsın, dilerim bu kenetlenmiş halimiz, birlik duygusu ile bir nebze olsun iyileştirsin acımızı.
Dilerim bu dünyadan bize bir farkındalık yaratarak ayrılmayı seçenler, eyleme dönüşen farkındalıkla onurlandırılsın hayatlarımızın bundan sonrasında.
Her ne kadar bazılarımız deprem anında Ege’de bulunmasak da, deprem gerçeğine uyumlu bir yaşam sürmemizin uygun olduğu bir ülkedeyiz ve bazılarımız da halihazırda bugüne dek büyük depremlere dair birçok yara da edindi.
Atalarımız için de şüphesiz deprem büyük ve sarsıcı bir travmaydı. Onlara dair anılar da hücrelerimizde.
Her koşulda, şu an tüm sistemimiz her yeni haberle, konuşmayla ya da bunlardan kaçınmak için harcadığı çaba ile tetikleniyor. Ne yapacağımızı bilemez, bunca acıyı nereye sığdıracağımızı çözemediğimiz hallerdeyiz.
Bugün, önceden planlamış olduğumuz Ruh Eşi seminerinin son günü.
Bitirirken, arkadaşlarım ve ben, hepimizi bu gece yapacağımız şifa çemberine davet ediyoruz.
Ve izin verirseniz, bugüne kadar olan deprem anılarınızı da şifalandırmamız için bir çalışma yapmak istiyorum.
Birlik ve bütünlük dileklerimle…
(Paylaşımın altına evet yazmanız ve sevdiklerinizin de onayını alarak isimlerini bırakmanız yeterli.)
*Bu bir şifaya davet paylaşımıdır.* Travmatize olmuş haldeyiz ve bir yandan da günlük hayat ve işlerimiz devam ediyor. Hepimiz için zor şüphesiz, ama depremi yerinde deneyimleyenler için, kayıp yaşayanlar için anlayamayacağımız kadar derin bir travma… Dilerim yaşam tüm yaraları sarsın, dilerim bu kenetlenmiş halimiz, birlik duygusu ile bir nebze olsun iyileştirsin acımızı. Dilerim bu dünyadan bize bir farkındalık yaratarak ayrılmayı seçenler, eyleme dönüşen farkındalıkla onurlandırılsın hayatlarımızın bundan sonrasında. Her ne kadar bazılarımız deprem anında Ege’de bulunmasak da, deprem gerçeğine uyumlu bir yaşam sürmemizin uygun olduğu bir ülkedeyiz ve bazılarımız da halihazırda bugüne dek büyük depremlere dair birçok yara da edindi. Atalarımız için de şüphesiz deprem büyük ve sarsıcı bir travmaydı. Onlara dair anılar da hücrelerimizde. Her koşulda, şu an tüm sistemimiz her yeni haberle, konuşmayla ya da bunlardan kaçınmak için harcadığı çaba ile tetikleniyor. Ne yapacağımızı bilemez, bunca acıyı nereye sığdıracağımızı çözemediğimiz hallerdeyiz. Bugün, önceden planlamış olduğumuz Ruh Eşi seminerinin son günü. Bitirirken, arkadaşlarım ve ben, hepimizi bu gece yapacağımız şifa çemberine davet ediyoruz. Ve izin verirseniz, bugüne kadar olan deprem anılarınızı da şifalandırmamız için bir çalışma yapmak istiyorum. Birlik ve bütünlük dileklerimle… (Paylaşımın altına evet yazmanız ve sevdiklerinizin de onayını alarak isimlerini bırakmanız yeterli.)
Dün unutamayacağım günlerinden biri oldu hayatımın.
İzmir’den bir hanımefendiye çalışma yapıyordum telefonda. Neredeyse sonuna gelmiştik, nadiren önerdiğim bir çalışma ile bitirmek istedim.
Benim yaşımdan çarpı iki fazlaydı, çekinerek sordum.
“Kalp şarkısı isimli bir çalışma var, çok güçlü hatta şamanik bir çalışma gibi. Sizinle onu deneyimlemek istiyorum, kalbinizdeki hem geçmişten, kolektiften, hem de atalarınızdan gelen tüm acıyı serbest bırakmak için. “ııı-aaahhh” gibi bir ses çıkarmanız gerekecek ve hiç durmayacağız. Ağlamak bile isteyebiliriz, ister misiniz?” demiştim. 
Kabul etti kendisi, evdekileri ses için uyarmasını istedim, merak edip odaya koşmasın kimse diye. 
Ardından, duamızı ettik, kalplerimize dokunduk.
Ağzımızı açalım ve acıyı sesimizle serbest bırakalım dediğim ve “ahhh” gibi bir ses beklediğim anda, birden acılı bir dua sesi duydum. “Selamün kavlen” 
Ardından da çok güçlü bir uğultu yükseldi. “Deprem oluyor güzel kızım” dendi.
Gürültü çoktu ancak o kadar sakindi ki çalıştığım kişi, en az 7 şiddeti dediğinde, nutkum tutuldu.
Salona koştum, eşime annemleri ara demek için, hala telefon elimdeyken. O fark ettirdi ki, biz de sallanıyoruz.
İzmirdeki fay hattı bir şekilde Eskişehir’e kadar ulaşıyor ve evim gidip geliyor. Herhalde taş üstünde taş kalmadı diye düşündüm bir an, çok korktum. 
İzmir’de, Ege’de, denizin öte kıyısında olanları düşünemiyorum bile.
Büyük bir travmadan geçtik, geçiyoruz.
Dualarımız sürekli olarak arama kurtarma ekiplerinde, bekleyiş halinde olan ailelerle ve enkaz altındaki tüm canlarla.
Belli aralıklarla hem bireysel hem de grup olarak çalışıyoruz.
Bir yandan da, çalışmayla depremin eşzamanlılığı tüylerimi diken diken etti. Sanki kalbimiz, acımız, depremle eşzamanlı dönüştü, iç içe geçtik. Doğa, bilmediğimiz neyi içinden çıkarıyor bu hareketlerle, neyin sancısında diye düşündüm.
Ve biz her defasında daha da hızlı, nasıl unutuyoruz. 
Artçılar devam ediyor, lütfen dualarımızda olsun tüm canlar.
Yerin altıyla, göğün üstüyle hepimiz öyle biriz ki. Bilsek de bilmesek de, her deneyimde tüm çanlar hepimiz için çalıyor…
Dün unutamayacağım günlerinden biri oldu hayatımın. İzmir’den bir hanımefendiye çalışma yapıyordum telefonda. Neredeyse sonuna gelmiştik, nadiren önerdiğim bir çalışma ile bitirmek istedim. Benim yaşımdan çarpı iki fazlaydı, çekinerek sordum. “Kalp şarkısı isimli bir çalışma var, çok güçlü hatta şamanik bir çalışma gibi. Sizinle onu deneyimlemek istiyorum, kalbinizdeki hem geçmişten, kolektiften, hem de atalarınızdan gelen tüm acıyı serbest bırakmak için. “ııı-aaahhh” gibi bir ses çıkarmanız gerekecek ve hiç durmayacağız. Ağlamak bile isteyebiliriz, ister misiniz?” demiştim. Kabul etti kendisi, evdekileri ses için uyarmasını istedim, merak edip odaya koşmasın kimse diye. Ardından, duamızı ettik, kalplerimize dokunduk. Ağzımızı açalım ve acıyı sesimizle serbest bırakalım dediğim ve “ahhh” gibi bir ses beklediğim anda, birden acılı bir dua sesi duydum. “Selamün kavlen” Ardından da çok güçlü bir uğultu yükseldi. “Deprem oluyor güzel kızım” dendi. Gürültü çoktu ancak o kadar sakindi ki çalıştığım kişi, en az 7 şiddeti dediğinde, nutkum tutuldu. Salona koştum, eşime annemleri ara demek için, hala telefon elimdeyken. O fark ettirdi ki, biz de sallanıyoruz. İzmirdeki fay hattı bir şekilde Eskişehir’e kadar ulaşıyor ve evim gidip geliyor. Herhalde taş üstünde taş kalmadı diye düşündüm bir an, çok korktum. İzmir’de, Ege’de, denizin öte kıyısında olanları düşünemiyorum bile. Büyük bir travmadan geçtik, geçiyoruz. Dualarımız sürekli olarak arama kurtarma ekiplerinde, bekleyiş halinde olan ailelerle ve enkaz altındaki tüm canlarla. Belli aralıklarla hem bireysel hem de grup olarak çalışıyoruz. Bir yandan da, çalışmayla depremin eşzamanlılığı tüylerimi diken diken etti. Sanki kalbimiz, acımız, depremle eşzamanlı dönüştü, iç içe geçtik. Doğa, bilmediğimiz neyi içinden çıkarıyor bu hareketlerle, neyin sancısında diye düşündüm. Ve biz her defasında daha da hızlı, nasıl unutuyoruz. Artçılar devam ediyor, lütfen dualarımızda olsun tüm canlar. Yerin altıyla, göğün üstüyle hepimiz öyle biriz ki. Bilsek de bilmesek de, her deneyimde tüm çanlar hepimiz için çalıyor…