Tırtıl'dan Kartpostal İçin Tıkla

Instagram

Yarın 8:23’te balık burcunda bir dolunay var.
Yazmayı çok istedim, benim tam da iletişim evime düştü çünkü.
Dün haritasını inceledim. Sabah uyandığımda ise, yazacağım yazı bir hikayeyle zihnimdeydi.
*
Dolunay fiziksel ve ruhsal sağlıkla, kolektife ve topluma hizmete ilişkili 6-12 aksında, hizmetin iki burcu başak-balık ekseninde olunca… Yükselen terazi, ilişkilere yönelir ve ay balıkta da kurban temasına her an düşebilirken…
Bir an şöyle düşün kendini…
Bir ülke sınırındasın, biraz değişik bu ülke, elinde pasaport, geçeceksin sınırdan… 
Bu ülke sen nasıl algılarsan öyle: kurban olduğun bir hapishane ya da parçası olduğun ve bağlı olduğun, her eyleminle dönüştüğün, dönüştürdüğün bir bilinmezli alan. Biraz gizlisin burada, biraz suskunsun. Değişkensin, karışıksın. Duyguların bir şey diyor, zihnin bambaşka bir şey. Sezgin ise, bambaşka çalışıyor. Herkes gibi. Herkesten bir parça var sende ve sen sanki herkesin özünü anlıyorsun. Bir anda, tüm varoluşla empati yapabilmek gibi.
Belki bilinç bir anahtarla açtı bilincinin altının ve üstünün kapısını…
Beni gör diyor, beni duy, benimle konuş. Bak ben rüyalarda bile hiç susmuyorum sana…
Tam o anda, bir rüzgar sana teslimiyetle eylemsizliğin arasındaki farkı bilmeyen çiftçinin hikayesini fısıldıyor. 
“Bir adam, tarlaya gitmiş, minik çukurları kazmış ve tohumları uygun şekilde ekip toprağı kapatmış. Sonra da, her gün gelip toprağı açıp kontrol etmiş, ne oldu, tohum köklendi mi, çıktı mı, çıktı mı, o ilk filiz çıktı mı…
Hiçbir şey çıkmamış tabii ki… İsyan etmiş…”
Sonra uyarıyor seni:
“Eğer tohumları doğru şekilde attıysan öncesinde, artık kurcalama, kal o teslimiyette. Kalabilirsen, filizlerini görürsün...”
**
Bir bak diyor gökyüzü sana, kendinden hizmete aç kapını. Dön içine bir bak. Bedenine bak. Adını şaraptan alan eylül geldi, ama şimdi şarabı bırak. 
Yürü, adımlar at deniz kenarında, su iç bol bol, konuş kendi dilince evrenle.
Ben sana uranüslü sürprizler hazırladım, sakince içine bakarken beklenmeyene de hazır ol.
Biraz sıkılsan da, sevilmiyorum desen de öyle hemen koyverme kendini. 
Tohumları iyi attıysan, iyi adımlar atma zamanı gelir sonra, ama yavaşça. 
D e v a m ı  y o r u m d a 🐠
Yarın 8:23’te balık burcunda bir dolunay var. Yazmayı çok istedim, benim tam da iletişim evime düştü çünkü. Dün haritasını inceledim. Sabah uyandığımda ise, yazacağım yazı bir hikayeyle zihnimdeydi. * Dolunay fiziksel ve ruhsal sağlıkla, kolektife ve topluma hizmete ilişkili 6-12 aksında, hizmetin iki burcu başak-balık ekseninde olunca… Yükselen terazi, ilişkilere yönelir ve ay balıkta da kurban temasına her an düşebilirken… Bir an şöyle düşün kendini… Bir ülke sınırındasın, biraz değişik bu ülke, elinde pasaport, geçeceksin sınırdan… Bu ülke sen nasıl algılarsan öyle: kurban olduğun bir hapishane ya da parçası olduğun ve bağlı olduğun, her eyleminle dönüştüğün, dönüştürdüğün bir bilinmezli alan. Biraz gizlisin burada, biraz suskunsun. Değişkensin, karışıksın. Duyguların bir şey diyor, zihnin bambaşka bir şey. Sezgin ise, bambaşka çalışıyor. Herkes gibi. Herkesten bir parça var sende ve sen sanki herkesin özünü anlıyorsun. Bir anda, tüm varoluşla empati yapabilmek gibi. Belki bilinç bir anahtarla açtı bilincinin altının ve üstünün kapısını… Beni gör diyor, beni duy, benimle konuş. Bak ben rüyalarda bile hiç susmuyorum sana… Tam o anda, bir rüzgar sana teslimiyetle eylemsizliğin arasındaki farkı bilmeyen çiftçinin hikayesini fısıldıyor. “Bir adam, tarlaya gitmiş, minik çukurları kazmış ve tohumları uygun şekilde ekip toprağı kapatmış. Sonra da, her gün gelip toprağı açıp kontrol etmiş, ne oldu, tohum köklendi mi, çıktı mı, çıktı mı, o ilk filiz çıktı mı… Hiçbir şey çıkmamış tabii ki… İsyan etmiş…” Sonra uyarıyor seni: “Eğer tohumları doğru şekilde attıysan öncesinde, artık kurcalama, kal o teslimiyette. Kalabilirsen, filizlerini görürsün...” ** Bir bak diyor gökyüzü sana, kendinden hizmete aç kapını. Dön içine bir bak. Bedenine bak. Adını şaraptan alan eylül geldi, ama şimdi şarabı bırak. Yürü, adımlar at deniz kenarında, su iç bol bol, konuş kendi dilince evrenle. Ben sana uranüslü sürprizler hazırladım, sakince içine bakarken beklenmeyene de hazır ol. Biraz sıkılsan da, sevilmiyorum desen de öyle hemen koyverme kendini. Tohumları iyi attıysan, iyi adımlar atma zamanı gelir sonra, ama yavaşça. D e v a m ı y o r u m d a 🐠
İlkokul öğretmeninizle ilişkiniz nasıldı?
Sıra dayağına (inanılır gibi olmasa da bir dönemin gerçeğiydi) maruz kaldığınız oldu mu?
Aileniz diğerleri kadar iyi hediyeler almadığı için değersiz hissettiğiniz…
Sınıf başkanlıklarının ve benzer önceliklerin başkalarına verildiği?
*
Seminerlerde vurgularım, beni en çok şaşırtan şey ilkokul öğretmenlerine dair anılar olmuştur verdiğim danışmanlıklarda diye. Kendi hayatlarında incelemelerini söylerim.
Bu konuda nispeten şanslı olsam da, hatırladığım bir anım var.
Ev telefonunun numarasını istediğimde, öğretmenimin gözbebeği sayılabilecek bir öğrenci olmama rağmen bana bu bilgiyi vermemesi ama en yakın arkadaşıma vermesi ve onun da bana “Bir tek bana güvenip verdi” diye hava atması mesela 🙂
O dönem anlamasam da, içimde büyük bir yer etmiş. Can yakmış. Yıllar sonra öğretmenim, evimi arayıp anneme “Yeliz’i çok severdim ve çok özlüyorum, benim numaramı kaydedin, arasın, bir sesini duyayım” dediğinde, o numarayı bir şekilde kaybederek arayamadığımı, çözüm bulan bilincimin o dönemki reddedilmeye 20 yaşına geldiğinde böyle karşılık vererek rahatlamasını… Üstelik bunu bilinçli olarak yapmamasını Theta Healing sayesinde fark ettim.
Zaten çok rica edeceğim, bilinç bir noktaya dek yaptığımız eylemlerin neresinde saklıysa…
**
Danışmanlığı verdiğimde, zihnimde bittiği an biter ve silinir. O anın benden yüce bir kaynaktan akan enerjisidir.
Böyle olması da doğrudur da. Burada ve bloğumda sadece kendime yaptığım çalışmaları aktarırım. Ama bazen, idrak anlarım oluyor benim de, izin alarak yazıyorum minicik.
Sıklıkla, yabancı dil konuşma zorluklarına dair çalışmalar yapıyorum ve benzer anılara gidiyorum. 
Yabancı dilde konuşurken, çok iyi bilmenize rağmen, sessiz kalmanızın, çekinmenizin, donmanızın nedeni susturulduğunuz bir ilkokul anısı olabilir desem?
Çünkü konuşmanız bir kez cezalandırıldığında, artık ifadeyi susturmak için baskılayabilir bir yanınız kendinizi. O öğretmen, yıllar geçse de sopası ile alanınızda korkusunu yaşatabilir.
Anladığımızda, yerine doğru anlayışı koyduğumuzda öğretmenlerden de sopadan da susmaktan da özgürleşme başlar.
Hayat ne garip ve büyülü...
İlkokul öğretmeninizle ilişkiniz nasıldı? Sıra dayağına (inanılır gibi olmasa da bir dönemin gerçeğiydi) maruz kaldığınız oldu mu? Aileniz diğerleri kadar iyi hediyeler almadığı için değersiz hissettiğiniz… Sınıf başkanlıklarının ve benzer önceliklerin başkalarına verildiği? * Seminerlerde vurgularım, beni en çok şaşırtan şey ilkokul öğretmenlerine dair anılar olmuştur verdiğim danışmanlıklarda diye. Kendi hayatlarında incelemelerini söylerim. Bu konuda nispeten şanslı olsam da, hatırladığım bir anım var. Ev telefonunun numarasını istediğimde, öğretmenimin gözbebeği sayılabilecek bir öğrenci olmama rağmen bana bu bilgiyi vermemesi ama en yakın arkadaşıma vermesi ve onun da bana “Bir tek bana güvenip verdi” diye hava atması mesela 🙂 O dönem anlamasam da, içimde büyük bir yer etmiş. Can yakmış. Yıllar sonra öğretmenim, evimi arayıp anneme “Yeliz’i çok severdim ve çok özlüyorum, benim numaramı kaydedin, arasın, bir sesini duyayım” dediğinde, o numarayı bir şekilde kaybederek arayamadığımı, çözüm bulan bilincimin o dönemki reddedilmeye 20 yaşına geldiğinde böyle karşılık vererek rahatlamasını… Üstelik bunu bilinçli olarak yapmamasını Theta Healing sayesinde fark ettim. Zaten çok rica edeceğim, bilinç bir noktaya dek yaptığımız eylemlerin neresinde saklıysa… ** Danışmanlığı verdiğimde, zihnimde bittiği an biter ve silinir. O anın benden yüce bir kaynaktan akan enerjisidir. Böyle olması da doğrudur da. Burada ve bloğumda sadece kendime yaptığım çalışmaları aktarırım. Ama bazen, idrak anlarım oluyor benim de, izin alarak yazıyorum minicik. Sıklıkla, yabancı dil konuşma zorluklarına dair çalışmalar yapıyorum ve benzer anılara gidiyorum. Yabancı dilde konuşurken, çok iyi bilmenize rağmen, sessiz kalmanızın, çekinmenizin, donmanızın nedeni susturulduğunuz bir ilkokul anısı olabilir desem? Çünkü konuşmanız bir kez cezalandırıldığında, artık ifadeyi susturmak için baskılayabilir bir yanınız kendinizi. O öğretmen, yıllar geçse de sopası ile alanınızda korkusunu yaşatabilir. Anladığımızda, yerine doğru anlayışı koyduğumuzda öğretmenlerden de sopadan da susmaktan da özgürleşme başlar. Hayat ne garip ve büyülü...
Hamileliklerin aslında ikiz olarak başladığı ama kısa zamanda bir bebeğe düştüğü yorumuna birçok yerde denk gelmişsinizdir. 
Konunun uzmanı değilim, ancak bir seminerimde ben anne rahmi şifasını açıklarken, Kadın Doğum alanında çalışan bir uzman doktorumuz vardı ve konuyu tıp dilinde açıklamıştı bize.  Çok etkilenmiştim, ancak tabii ki uzun dönem hafızaya geçirememişim bu bilgiyi 🙃
Canlı bir varlık olarak, kopup gittiğimiz bir parçayı, bir tamlığı arıyoruz dünyada belki çoğu zaman.
Bazen bu anne rahminden düştüğümüz, ayrıldığımız ilk an oluyor temelde. Göbek bağının kesildiği o an, ikizin rahimde yaşama şansını sana verdiği o an gibi…
Hatta denir ki bir insana aşık olma arzumuz da bu tamlığa belki yeniden ulaşırım arzusundan.
Günlük hayat diline çevirirsem bu bilgiyi ☺️
Bazen bitkiler, güneş ışığına daha çok ulaşabilmek için dalları değişik yönlerde uzattıklarında, onlarla minik oyunlar oynuyorum.
Biraz ters çeviriyorum saksıyı, iki gün sonra düzelmiş oluyor yaprakları ve dalları… sonra bu sefer de oradan yamuk yamuk güneşe ilerliyorlar.
Ben dümdüz dursun istiyorum dalları. Onlar beni umursamıyor güneşe düşkünlüklerinden.
Bağlamam gerekiyor bazen bir çubuğa, yaparsam da bana bozuluyorlar.
Güneşe, ihtiyaca, kaynağa yönelik bu yönelme arzuları beni büyülüyor.
Ne bitkiler güneşten vazgeçiyor, ne güneş onlardan.
İnsan olma yolculuğumuzu da biraz bu bitki güneş hikayesinde gibi buluyorum çoğu zaman.
Ne yaparsak yapalım, bizi büyüten, canlandıran o kaynağa ulaşmanın bir yolunu buluyoruz.
İçimizde hep bir tamamlanma arzusu, eksik kalmışlık duygusu, belki bundan.
Belki bu ağaçların inadı, belki cesareti hep bundan…🌳
Güzel bir hafta sonu olsun… #mutluhaftasonları
Hamileliklerin aslında ikiz olarak başladığı ama kısa zamanda bir bebeğe düştüğü yorumuna birçok yerde denk gelmişsinizdir. Konunun uzmanı değilim, ancak bir seminerimde ben anne rahmi şifasını açıklarken, Kadın Doğum alanında çalışan bir uzman doktorumuz vardı ve konuyu tıp dilinde açıklamıştı bize. Çok etkilenmiştim, ancak tabii ki uzun dönem hafızaya geçirememişim bu bilgiyi 🙃 Canlı bir varlık olarak, kopup gittiğimiz bir parçayı, bir tamlığı arıyoruz dünyada belki çoğu zaman. Bazen bu anne rahminden düştüğümüz, ayrıldığımız ilk an oluyor temelde. Göbek bağının kesildiği o an, ikizin rahimde yaşama şansını sana verdiği o an gibi… Hatta denir ki bir insana aşık olma arzumuz da bu tamlığa belki yeniden ulaşırım arzusundan. Günlük hayat diline çevirirsem bu bilgiyi ☺️ Bazen bitkiler, güneş ışığına daha çok ulaşabilmek için dalları değişik yönlerde uzattıklarında, onlarla minik oyunlar oynuyorum. Biraz ters çeviriyorum saksıyı, iki gün sonra düzelmiş oluyor yaprakları ve dalları… sonra bu sefer de oradan yamuk yamuk güneşe ilerliyorlar. Ben dümdüz dursun istiyorum dalları. Onlar beni umursamıyor güneşe düşkünlüklerinden. Bağlamam gerekiyor bazen bir çubuğa, yaparsam da bana bozuluyorlar. Güneşe, ihtiyaca, kaynağa yönelik bu yönelme arzuları beni büyülüyor. Ne bitkiler güneşten vazgeçiyor, ne güneş onlardan. İnsan olma yolculuğumuzu da biraz bu bitki güneş hikayesinde gibi buluyorum çoğu zaman. Ne yaparsak yapalım, bizi büyüten, canlandıran o kaynağa ulaşmanın bir yolunu buluyoruz. İçimizde hep bir tamamlanma arzusu, eksik kalmışlık duygusu, belki bundan. Belki bu ağaçların inadı, belki cesareti hep bundan…🌳 Güzel bir hafta sonu olsun… #mutluhaftasonları
Bir kıyıda duruyorsun
İlk kez manzara böyle belirmiş gözünün önünde
Su sandığın denizmiş, ilk kez sanki görüyorsun
Körmüşsün öncesinde, körmüşsün
Bir kendini bilirmişsin
Büyük boy seçimlerin, senin olduğunu sandığın seçimlerin varmış
Sanıyormuşsun ki sen seçtin partnerlerini
Sen seçtin okuduğun okulu
Sen seçtin hangi yemeği daha çok sevdiğini
Kiminle arkadaş olduğunu hep sen seçtin…
Bir kıyıda duruyorsun
Ve ne çok yanıldığını okuyorsun kendinde.
Ben dediğin şeylerin varmış.
Oysa misal, yüzündeki iz bile sana ait değilmiş,
Bir atanda daha varmış soyunda… 
Hatta birkaçında.
O kıyıda o anda,
Sen seni sadece senden ibaret sanıyorken…
Bir parçanla tanıştın ya henüz,
Tam bir yeniyetmesin yaşın 70 bile olsa da.
Sonra ayıyorsun yavaş yavaş
Her aymaya başlayan gibi çok büyük cümleler yakışıyor diline
Bir de küçümseyen bir dudak hareketi diğerlerine
Ya bilgelik maskesini takınan bir sessizlik
Ya da işte benim kıyımın manzarası hepimize yeterler…
İlk aymalar, biraz şişirilmiş
İlk aymalar, takım tutar gibi…
İlk aymalardan ne kadar hızlı sıyrılırsa insan, o denli hafif…
Sonra minik minik başka uyanışlar da geliyor 
Gittikçe daha az şey bildiğini anlıyorsun
Gittikçe her zaman daha az şey bileceğini
Ne kadar kalabalık olduğunu anlıyorsun mesela
İçindeki hiçbir sesin sana ait olmadığını
İçindeki seslerin hiçbir zaman susmadığını
Sen uyurken dahil…
Bir kıyıda duruyorsun,
Hiçbir şey istemem diyorsun 
İhtiyacım olan her şey içimde
Kendime gölge etmeyeyim yeter
Kendi gölgemi anlayayım yeter
Benim ışığım ve gölgemin konusu, 
Bu kıyıda bana yeter… #tirtilindusu
Bir kıyıda duruyorsun İlk kez manzara böyle belirmiş gözünün önünde Su sandığın denizmiş, ilk kez sanki görüyorsun Körmüşsün öncesinde, körmüşsün Bir kendini bilirmişsin Büyük boy seçimlerin, senin olduğunu sandığın seçimlerin varmış Sanıyormuşsun ki sen seçtin partnerlerini Sen seçtin okuduğun okulu Sen seçtin hangi yemeği daha çok sevdiğini Kiminle arkadaş olduğunu hep sen seçtin… Bir kıyıda duruyorsun Ve ne çok yanıldığını okuyorsun kendinde. Ben dediğin şeylerin varmış. Oysa misal, yüzündeki iz bile sana ait değilmiş, Bir atanda daha varmış soyunda… Hatta birkaçında. O kıyıda o anda, Sen seni sadece senden ibaret sanıyorken… Bir parçanla tanıştın ya henüz, Tam bir yeniyetmesin yaşın 70 bile olsa da. Sonra ayıyorsun yavaş yavaş Her aymaya başlayan gibi çok büyük cümleler yakışıyor diline Bir de küçümseyen bir dudak hareketi diğerlerine Ya bilgelik maskesini takınan bir sessizlik Ya da işte benim kıyımın manzarası hepimize yeterler… İlk aymalar, biraz şişirilmiş İlk aymalar, takım tutar gibi… İlk aymalardan ne kadar hızlı sıyrılırsa insan, o denli hafif… Sonra minik minik başka uyanışlar da geliyor Gittikçe daha az şey bildiğini anlıyorsun Gittikçe her zaman daha az şey bileceğini Ne kadar kalabalık olduğunu anlıyorsun mesela İçindeki hiçbir sesin sana ait olmadığını İçindeki seslerin hiçbir zaman susmadığını Sen uyurken dahil… Bir kıyıda duruyorsun, Hiçbir şey istemem diyorsun İhtiyacım olan her şey içimde Kendime gölge etmeyeyim yeter Kendi gölgemi anlayayım yeter Benim ışığım ve gölgemin konusu, Bu kıyıda bana yeter… #tirtilindusu
Uzun zamandır okuduğum bir hikayeden böylesine etkilenmemiştim.
Böylesine bir röntgenine denk gelmemiştim bilgi, seminer, öğretmen, guru, nişan, ödül, biliyorum, ben biliyorum, o en iyisi, ben var yaa…, oysa çok da mütevaziyim hallerimizin.
Böylesine güzel bir tanımı olamamıştı, elindekini bırakmadan, teslimiyete geçemeden bilmek isteyen hallerimizin.
Şifayı reddeden yanımız, böylesine önüme serilmemişti.
Bilen ve diğerlerine bildiğini illa ki pazarlamak ve kurtarmak isteyen yanımız, böylesine gülümsetmemişti.
*
Bir adam ‘bilmek istediği’ için bisikletine atlayıp ormana doğru yola çıkmış. Yol işareti yokmuş ama bir kaşif sevinci ve güveniyle ilerlemekteymiş.
Derken bir ırmak çıkmış karşısına, şimdi yola devam etmek için neyi var neyi yoksa bırakıp ırmağa girmeliymiş. Ve artık ayağının altındaki güçlü toprak zemin kaygan bir taş üstünde yürümeye evrilecekmiş. 
Teslimiyetmiş artık tek seçeceği.
Ayaklarına, kendine değil, kendinden yüce bir güce güvenmekmiş yolun devamı. Ve sahip olduğu her şeyi kıyıda bırakmak.
Tabii ki, duraksamış ve geri çekilmiş.
Geldiği yolu gerisingeri dönmüş… Bir şey yanlış oldu, demiş… Bir şey yanlış oldu…
Yetmez gibi, artık şunu anlamış… İşe yarar çok az şey biliyormuş aslında. Ve artık başkalarına o bildiğini bile nasıl iletebilirmiş ki!
Çok geçmeden, yaşlı bir öğretmen çıkmış yoluna. 
Sormuş öğretmene, insanlar sana gelip daha iyi ayrılıyorlar yanından ama sen sordukları sorular hakkında aslında çok az bilgi biliyorsun. Nedir bu işin sırrı?, diye.
“Sorumlusu bilgi değildir” demiş öğretmen. “İnsan yolunun orta yerinde durur, ilerlemeye devam etmek istemezse. Yüreklilik ve özgürlük gereken yerde, doğru olanın kendisine hiçbir seçenek bırakmadığı yerde, güvenlik peşindedir o çünkü. Böylece döner durur kendi çevresinde.” 
“Oysa bir öğretmen, bahanelere de görünüşe de direnir ve iç merkezini arar. Orada yoğunlaşmış bekler. Yelkenini rüzgara açmış biri gibi. Etkisini gösterecek bir sözcüğün kendisine ulaşmasını bekler öylece. Diğeri gelip onu kendi olması gereken yerde bulduğundaysa, yanıt her ikisi içindir. Her ikisi de dinleyicidir.” Ve der ki “İç merkez kolayca hissedilir.”
*
Şükran olasın Bert Hellinger…
Uzun zamandır okuduğum bir hikayeden böylesine etkilenmemiştim. Böylesine bir röntgenine denk gelmemiştim bilgi, seminer, öğretmen, guru, nişan, ödül, biliyorum, ben biliyorum, o en iyisi, ben var yaa…, oysa çok da mütevaziyim hallerimizin. Böylesine güzel bir tanımı olamamıştı, elindekini bırakmadan, teslimiyete geçemeden bilmek isteyen hallerimizin. Şifayı reddeden yanımız, böylesine önüme serilmemişti. Bilen ve diğerlerine bildiğini illa ki pazarlamak ve kurtarmak isteyen yanımız, böylesine gülümsetmemişti. * Bir adam ‘bilmek istediği’ için bisikletine atlayıp ormana doğru yola çıkmış. Yol işareti yokmuş ama bir kaşif sevinci ve güveniyle ilerlemekteymiş. Derken bir ırmak çıkmış karşısına, şimdi yola devam etmek için neyi var neyi yoksa bırakıp ırmağa girmeliymiş. Ve artık ayağının altındaki güçlü toprak zemin kaygan bir taş üstünde yürümeye evrilecekmiş. Teslimiyetmiş artık tek seçeceği. Ayaklarına, kendine değil, kendinden yüce bir güce güvenmekmiş yolun devamı. Ve sahip olduğu her şeyi kıyıda bırakmak. Tabii ki, duraksamış ve geri çekilmiş. Geldiği yolu gerisingeri dönmüş… Bir şey yanlış oldu, demiş… Bir şey yanlış oldu… Yetmez gibi, artık şunu anlamış… İşe yarar çok az şey biliyormuş aslında. Ve artık başkalarına o bildiğini bile nasıl iletebilirmiş ki! Çok geçmeden, yaşlı bir öğretmen çıkmış yoluna. Sormuş öğretmene, insanlar sana gelip daha iyi ayrılıyorlar yanından ama sen sordukları sorular hakkında aslında çok az bilgi biliyorsun. Nedir bu işin sırrı?, diye. “Sorumlusu bilgi değildir” demiş öğretmen. “İnsan yolunun orta yerinde durur, ilerlemeye devam etmek istemezse. Yüreklilik ve özgürlük gereken yerde, doğru olanın kendisine hiçbir seçenek bırakmadığı yerde, güvenlik peşindedir o çünkü. Böylece döner durur kendi çevresinde.” “Oysa bir öğretmen, bahanelere de görünüşe de direnir ve iç merkezini arar. Orada yoğunlaşmış bekler. Yelkenini rüzgara açmış biri gibi. Etkisini gösterecek bir sözcüğün kendisine ulaşmasını bekler öylece. Diğeri gelip onu kendi olması gereken yerde bulduğundaysa, yanıt her ikisi içindir. Her ikisi de dinleyicidir.” Ve der ki “İç merkez kolayca hissedilir.” * Şükran olasın Bert Hellinger…
Kendini sevmek aslında en zoru, 
diye düşünüyorum bu sabah bir konuşmanın ardından…
Kendini sevmeden diğerlerini sevmen her ne kadar mümkün olmasa da.
Seni severlerse belki sen de kendini seversin, barışırsın içindeki parçalarla diye
Kendi bahçeni bırakıp onların otlarıyla, susuz bitkileriyle uğraşsan da…
Hediyelere boğsan da onları…
Kendi bahçende yağmacılar gezerken.
Nitekim o çok sevdiğimiz tırtıl bile,
Bir bitkiyi belki orada tüm yapraklarını delik deşip ederek yemekte.
Kendi içindeki yaralı hayvan parçalarına dokunabilmek,
Yaklaşabilmek onlara.
Belki orada naturası dönüşmek olan bir tırtıl,
En sevdiğin yanını yemekte…
Belki bir bok böceği, Mısır’ın ona verdiği tüm kadim anlama rağmen
Kirletmekte içinin bir yerini.
Belki bir akrep, 
Kendi kendini zehirlemekte.
Orada, içinde, bahçende…
Bir kurt ulumakta, acısıyla…
Tüm hırçınlığına, tüm vahşiliğine, tüm keskin kılıçlarına rağmen,
Uzatabilmek elini… 
Biliyorsun ki, her an elini kesebilir o kılıcın zehri
Yine de buradayım diyebilmek
En yanında durulmaz olana
Buradayım, yanındayım, görüyorum seni
Sen de bensin, 
Biliyorum diyebilmek.
Üstelik o yaralı hayvan parçasında
Belki sadece narkoz ve alkol anlarında gizlenen
İçinden böğüren birçok küfür ve nefret de gizli
Dili de yılan gibi o parçanın…
Sen iyileştirirken, dururken yanında
sana saldırısını engelleyememek
En tamam dediğin anda bile,
Bir yerde her an saldırısının gelebileceğini bilmek
Kolay mı?
Değil sanki.
Ama sanki tüm yolumuz da bu…
Kendini sevmek aslında en zoru, diye düşünüyorum bu sabah bir konuşmanın ardından… Kendini sevmeden diğerlerini sevmen her ne kadar mümkün olmasa da. Seni severlerse belki sen de kendini seversin, barışırsın içindeki parçalarla diye Kendi bahçeni bırakıp onların otlarıyla, susuz bitkileriyle uğraşsan da… Hediyelere boğsan da onları… Kendi bahçende yağmacılar gezerken. Nitekim o çok sevdiğimiz tırtıl bile, Bir bitkiyi belki orada tüm yapraklarını delik deşip ederek yemekte. Kendi içindeki yaralı hayvan parçalarına dokunabilmek, Yaklaşabilmek onlara. Belki orada naturası dönüşmek olan bir tırtıl, En sevdiğin yanını yemekte… Belki bir bok böceği, Mısır’ın ona verdiği tüm kadim anlama rağmen Kirletmekte içinin bir yerini. Belki bir akrep, Kendi kendini zehirlemekte. Orada, içinde, bahçende… Bir kurt ulumakta, acısıyla… Tüm hırçınlığına, tüm vahşiliğine, tüm keskin kılıçlarına rağmen, Uzatabilmek elini… Biliyorsun ki, her an elini kesebilir o kılıcın zehri Yine de buradayım diyebilmek En yanında durulmaz olana Buradayım, yanındayım, görüyorum seni Sen de bensin, Biliyorum diyebilmek. Üstelik o yaralı hayvan parçasında Belki sadece narkoz ve alkol anlarında gizlenen İçinden böğüren birçok küfür ve nefret de gizli Dili de yılan gibi o parçanın… Sen iyileştirirken, dururken yanında sana saldırısını engelleyememek En tamam dediğin anda bile, Bir yerde her an saldırısının gelebileceğini bilmek Kolay mı? Değil sanki. Ama sanki tüm yolumuz da bu…
Tüm duyguları yaşamak için kendimize izin vermemiz neden bu kadar zor?
Geçtiğimiz günlerde, gerçek anlamda tükenmiş ve huysuz hissettiğim, en favori tabirimle “dünyayı üstüme kapatıp herkes buraları terk edip uzaya gitmiş sanki gibi” bir anda, yatakta öylece bir an ağlarken duygu içimi terk ettiğinde kalktım ve şeftali yedim. Güzel bir müzik açtım. O 10 dakika önceki halden bağımsızdı yeni hal. Dünyadaydım, sevdiklerim vardı, ailem vardı, yeni bir coşkum vardı. Şükran içindeydim.
1 saat sonrası ise bundan da bağımsızdı.
Telefonu elime aldığımda, bir mail vardı ekranda, tam ben dünyada tek başıma kaldım hissinin içindeyken gelmiş. Şöyle başlıyordu:
“Keşke sizin gibi olabilsem, öyle mutsuz, yalnız ve çıkışsız hissediyorum ki!”
Bir süre ekran bana ben ekrana bakıp öyle kaldım. Ben nasılım acaba, dedim kendime... 
Acaba maili gönderen kişi, o hali görse, bunu yine diler miydi diye düşündüm.
Şimdi mesela, annem bu yazıyı okursa, “Ah kızım sen böyleysen biz ne yapalım” der mi yine diye düşündüm.
Tüm duygular insanlar için.
Duyguyla deneyimi alıyoruz.
Dünyada tek başıma kaldım hissi, illa travmadan, çok büyük olaylardan sonra gelmek zorunda değil. -Yani bu hisse neden olan olayı şimdi düşününce komik de mesela.-
Daha da uçuk kaçığı, bu his bana ait olmak zorunda da değil!
Alt komşuyla bile rezone olmuş olabilirim.
Ama birilerine, ben de dahil, sırf eğitim alıyor, veriyor, güzel cümleler kuruyor, iyi, vs vs sıfatlarını yakıştırıyoruz diye onların hayatının sadece pembeden ve şekerden baldan oluştuğunu düşünmek... sanki gerçeği reddetmek. İnsan olduğumuz, insan bedeninde duyguları deneyimleyen bir varlık olduğumuz gerçeğini.
Ne zaman canınız yansa, ata yadigarı bir söz kulağınıza gelmiştir.
O sözle bitirmek istiyorum: her şey insan için, her duygu insan için. Ve insansın, insanım.
Ve ek olarak, okuduğumuz deneyimlediğimiz şeyler, insan duygularından kaçınalım diye değil.
Öyle algılarsak, dünyayı da ikiye böleriz içimizde, spiritüel olan ve olmayan diye. 
Bölelim diye, değil.
D e ğ i l .
Tüm duyguları yaşamak için kendimize izin vermemiz neden bu kadar zor? Geçtiğimiz günlerde, gerçek anlamda tükenmiş ve huysuz hissettiğim, en favori tabirimle “dünyayı üstüme kapatıp herkes buraları terk edip uzaya gitmiş sanki gibi” bir anda, yatakta öylece bir an ağlarken duygu içimi terk ettiğinde kalktım ve şeftali yedim. Güzel bir müzik açtım. O 10 dakika önceki halden bağımsızdı yeni hal. Dünyadaydım, sevdiklerim vardı, ailem vardı, yeni bir coşkum vardı. Şükran içindeydim. 1 saat sonrası ise bundan da bağımsızdı. Telefonu elime aldığımda, bir mail vardı ekranda, tam ben dünyada tek başıma kaldım hissinin içindeyken gelmiş. Şöyle başlıyordu: “Keşke sizin gibi olabilsem, öyle mutsuz, yalnız ve çıkışsız hissediyorum ki!” Bir süre ekran bana ben ekrana bakıp öyle kaldım. Ben nasılım acaba, dedim kendime... Acaba maili gönderen kişi, o hali görse, bunu yine diler miydi diye düşündüm. Şimdi mesela, annem bu yazıyı okursa, “Ah kızım sen böyleysen biz ne yapalım” der mi yine diye düşündüm. Tüm duygular insanlar için. Duyguyla deneyimi alıyoruz. Dünyada tek başıma kaldım hissi, illa travmadan, çok büyük olaylardan sonra gelmek zorunda değil. -Yani bu hisse neden olan olayı şimdi düşününce komik de mesela.- Daha da uçuk kaçığı, bu his bana ait olmak zorunda da değil! Alt komşuyla bile rezone olmuş olabilirim. Ama birilerine, ben de dahil, sırf eğitim alıyor, veriyor, güzel cümleler kuruyor, iyi, vs vs sıfatlarını yakıştırıyoruz diye onların hayatının sadece pembeden ve şekerden baldan oluştuğunu düşünmek... sanki gerçeği reddetmek. İnsan olduğumuz, insan bedeninde duyguları deneyimleyen bir varlık olduğumuz gerçeğini. Ne zaman canınız yansa, ata yadigarı bir söz kulağınıza gelmiştir. O sözle bitirmek istiyorum: her şey insan için, her duygu insan için. Ve insansın, insanım. Ve ek olarak, okuduğumuz deneyimlediğimiz şeyler, insan duygularından kaçınalım diye değil. Öyle algılarsak, dünyayı da ikiye böleriz içimizde, spiritüel olan ve olmayan diye. Bölelim diye, değil. D e ğ i l .
Aşkın burç aslana, ay aslan, merkür aslan bir yeni aya giderken… 
Kalp kabımız, kendi şarkısını bir aslan gibi cesurca söyler ama nihayetinde balsamik fazda en karanlık gecesini yaşarken… 
Birkaç paylaşıma baktım ve duyguların taştığını okudum.
Aslanlardan az ama öz çok iyi anlaştığım insanlar çıksa da, ve her sene aslan yeniayları haritamın -kıstırılmış- kriz evinde başlangıçlara vesile olsa da. Hayranlık duyarım aslan burçlarına, aşklarına ve dostluklarına. 
Sevme şekillerine, cesaretlerine, hayatı, aşkı bir şenlik gibi yaşama hallerine. 
Ben de duygularınızın sıkışmış olduğunu tahmin ettiğim bu gecede, en sevdiğim kitaplardan birinden hak edilmiş bir aşka dair paylaşımı bırakıyorum geceye… Yeni ay aslanda da olsa, hikaye albatroslarda. Çünkü, aynı onlar gibi, kanatlarını küçülten bir aslanı henüz görmedim. 
***
Kadın albatrosun anlatıcı gözü ise, bu kısacık zamanda bana sevmekle ilgili bir gizi diyecekti.
Kadın albatros bana erkeğini anlattı
Onu seçmek için epey zaman harcamıştı
…
Bu yüzden altı ay sınar kadın albatros erkeğini
Altı ay sonra edilir kuş dilinde bağlılık yemini
Yine de düşünerek ve kederlenerek geçirir
Kadın albatros gününü ve gecesini;
Kolay değildir bir kuşun muhtaç olduğunu sevmesi
Kuş kadar hür olanın kalbini esaretine vermesi
Ama yine de onu besleyebilecek bir erkeğe, gittiğinde dönecek bir kuşa vermelidir kuş gönlünü
Hak etmelidir erkek, bu özgürlük bozumunu.
***
Albatrosların hikayesi hüzünlü bitiyordu: 
“Kuş kalplerini yalanla küçültmemek için en iyi yol buydu
İkisi de bunu öbür gözlerinde biliyordu. Çünkü
Albatroslar geniş kanatlarını daraltmayı beceremiyordu.
Hep bir kuş ölümüyle biter
Kalp ve kanat eksiltmelerin sonu.”
Hep bir kuş ölümüyle biter kanatlarını küçültenlerin hikayesi.
İşte aslanları sevme nedenim. 
Aşkla, neşeyle genişleyelim yeni ayda. 
Çünkü çok yakışır 🦁 🌞
Aşkın burç aslana, ay aslan, merkür aslan bir yeni aya giderken… Kalp kabımız, kendi şarkısını bir aslan gibi cesurca söyler ama nihayetinde balsamik fazda en karanlık gecesini yaşarken… Birkaç paylaşıma baktım ve duyguların taştığını okudum. Aslanlardan az ama öz çok iyi anlaştığım insanlar çıksa da, ve her sene aslan yeniayları haritamın -kıstırılmış- kriz evinde başlangıçlara vesile olsa da. Hayranlık duyarım aslan burçlarına, aşklarına ve dostluklarına. Sevme şekillerine, cesaretlerine, hayatı, aşkı bir şenlik gibi yaşama hallerine. Ben de duygularınızın sıkışmış olduğunu tahmin ettiğim bu gecede, en sevdiğim kitaplardan birinden hak edilmiş bir aşka dair paylaşımı bırakıyorum geceye… Yeni ay aslanda da olsa, hikaye albatroslarda. Çünkü, aynı onlar gibi, kanatlarını küçülten bir aslanı henüz görmedim. *** Kadın albatrosun anlatıcı gözü ise, bu kısacık zamanda bana sevmekle ilgili bir gizi diyecekti. Kadın albatros bana erkeğini anlattı Onu seçmek için epey zaman harcamıştı … Bu yüzden altı ay sınar kadın albatros erkeğini Altı ay sonra edilir kuş dilinde bağlılık yemini Yine de düşünerek ve kederlenerek geçirir Kadın albatros gününü ve gecesini; Kolay değildir bir kuşun muhtaç olduğunu sevmesi Kuş kadar hür olanın kalbini esaretine vermesi Ama yine de onu besleyebilecek bir erkeğe, gittiğinde dönecek bir kuşa vermelidir kuş gönlünü Hak etmelidir erkek, bu özgürlük bozumunu. *** Albatrosların hikayesi hüzünlü bitiyordu: “Kuş kalplerini yalanla küçültmemek için en iyi yol buydu İkisi de bunu öbür gözlerinde biliyordu. Çünkü Albatroslar geniş kanatlarını daraltmayı beceremiyordu. Hep bir kuş ölümüyle biter Kalp ve kanat eksiltmelerin sonu.” Hep bir kuş ölümüyle biter kanatlarını küçültenlerin hikayesi. İşte aslanları sevme nedenim. Aşkla, neşeyle genişleyelim yeni ayda. Çünkü çok yakışır 🦁 🌞