Recall Healing’in 3. Modülünün son günündeyim.
Gilbert hep savunduğum bir konuyu ne güzel dile getirdi.
“Bu kitabı ben yazdım ama aslında ben yazmadım, ben bir araya getirdim bilgileri, Dr. Sabbah ve diğerlerinden öğrendim, ben bu bilgileri bir yerden öğrenip topladım ve hepsini de onurlandırdım. Bunları ben buldum diyerek yazamazdım”, dedi.
“Ne kadar hakiki olursanız, o kadar az insan olur belki çevrenizde ama gerçek özgüleştirir, yalansa hasta eder.” diye devam etti.
Çok anlamlı, neden biliyor musunuz?
Biz yaptıklarımız ile yaşadıklarımız arasında bir bağ yok sanıyoruz.
Bizim büyük yanılgımız.
Oysa ki, hiçbir şey bağımsız değil, biyolojimizle, karmamızla, neden ve sonuç ile.
Seminerlerimde her zaman kaynak veririm.
“Bu cümle bu kitaptan”, “bu örnek benim hocama aitti”, “bu örnek Vianna’ya aitti”, “bu bilgi bana bir danışanımla geldi”, “ben bunu kendim gözlemledim”, “böyle bir hissim var ama henüz bir deneyim yaşamadım, sadece aklımızın bir köşesinde olsun”
Şöyle desem daha büyülü duracağını biliyorum.
“Bu böyle, ben diyorum”
Ama gerçek değil, onun bana öyle olduğunu biri söyledi, onun deneyimi o.
Benim deneyimim başka.
O cümle bana bir yazardan geldi, bana ait değil.
Diyemem ki, kolektif bilinç, ortak bilgi alanı. Diyeni çok ama diyemem.
Dört Anlaşma diye fısıldarken içimdeki atıfçı.
Peki, diyorsak beden nasıl tepki veriyormuş?
Şah damarı ile ilgili bir sorunla örneğin.
Hiçbir şey birbirinden bağımsız değil.
Bolluk bereketimiz de, sağlığımız da bundan bağımsız değil.
Hakiki olalım, her an neyle konuştuğumuzu bilelim ve Halil Cibran’ı analım.
“Sonra adam bağırdı:
''Tanrım konuş benimle.''
Ve gökyüzünde bir şimşek çaktı.
Ama adam dinlemedi onu.
Adam etrafına bakındı ve,
''Tanrım seni görmeme izin ver'' dedi.
Ve bir yıldız parladı gökyüzünde.
Ama adam farkına varmadı.
…
Sonra çaresizlik içinde sızlandı:
''Dokun bana tanrım ve burada olduğunu anlamamı sağla, ne olur! ''
Bir kelebek kondu adamın omzuna.
Ve adam kelebeği, elinin tersiyle uzaklaştırdı…”
#recallhealing #drgilbertrenaud #halilcibran
Recall Healing’in 3. Modülünün son günündeyim. Gilbert hep savunduğum bir konuyu ne güzel dile getirdi. “Bu kitabı ben yazdım ama aslında ben yazmadım, ben bir araya getirdim bilgileri, Dr. Sabbah ve diğerlerinden öğrendim, ben bu bilgileri bir yerden öğrenip topladım ve hepsini de onurlandırdım. Bunları ben buldum diyerek yazamazdım”, dedi. “Ne kadar hakiki olursanız, o kadar az insan olur belki çevrenizde ama gerçek özgüleştirir, yalansa hasta eder.” diye devam etti. Çok anlamlı, neden biliyor musunuz? Biz yaptıklarımız ile yaşadıklarımız arasında bir bağ yok sanıyoruz. Bizim büyük yanılgımız. Oysa ki, hiçbir şey bağımsız değil, biyolojimizle, karmamızla, neden ve sonuç ile. Seminerlerimde her zaman kaynak veririm. “Bu cümle bu kitaptan”, “bu örnek benim hocama aitti”, “bu örnek Vianna’ya aitti”, “bu bilgi bana bir danışanımla geldi”, “ben bunu kendim gözlemledim”, “böyle bir hissim var ama henüz bir deneyim yaşamadım, sadece aklımızın bir köşesinde olsun” Şöyle desem daha büyülü duracağını biliyorum. “Bu böyle, ben diyorum” Ama gerçek değil, onun bana öyle olduğunu biri söyledi, onun deneyimi o. Benim deneyimim başka. O cümle bana bir yazardan geldi, bana ait değil. Diyemem ki, kolektif bilinç, ortak bilgi alanı. Diyeni çok ama diyemem. Dört Anlaşma diye fısıldarken içimdeki atıfçı. Peki, diyorsak beden nasıl tepki veriyormuş? Şah damarı ile ilgili bir sorunla örneğin. Hiçbir şey birbirinden bağımsız değil. Bolluk bereketimiz de, sağlığımız da bundan bağımsız değil. Hakiki olalım, her an neyle konuştuğumuzu bilelim ve Halil Cibran’ı analım. “Sonra adam bağırdı: ''Tanrım konuş benimle.'' Ve gökyüzünde bir şimşek çaktı. Ama adam dinlemedi onu. Adam etrafına bakındı ve, ''Tanrım seni görmeme izin ver'' dedi. Ve bir yıldız parladı gökyüzünde. Ama adam farkına varmadı. … Sonra çaresizlik içinde sızlandı: ''Dokun bana tanrım ve burada olduğunu anlamamı sağla, ne olur! '' Bir kelebek kondu adamın omzuna. Ve adam kelebeği, elinin tersiyle uzaklaştırdı…” #recallhealing #drgilbertrenaud #halilcibran
İçe dönme yolculuğunun bir noktasında karşımıza ilk başta bizi rahatlatan ancak sonrasında şefkatsiz bir tutuma sürükleyen kelimeler olduğunu keşfediyorum. 
Bu kelimelerden biri ‘DERS’
“Dersimi aldım”
Dersin neden sonucunu düşünelim, ders alıyorsam bir eğitimdeyimdir, bu biraz keyifsiz bir his olabilir.
Her an kalma riskim vardır.
Her an bir sınava tabii tutulabilirim.
Bir ödül aldığımda ise, adeta sömestrdaki bir çocuk gibi bu ders bitti diye rahatlayabilirim.
Hayatı inorganik bir şekilde bölmüş olabilirim bu bakış açısıyla.
Ders zamanları, ödül zamanları, dinlenme zamanları.
Peki bölünüyorsa yaşamım, nasıl rahat, geniş ve neşeli olabilirim derslerim karşısında?
*
İkinci kelime başarıyı iç dinamiklerde yücelten ‘BEDEL’
Üst düzey bir yöneticiyi ele alalım. Okuduğu okulun, üstüne aldığı eğitimlerin, yurtdışı tecrübelerinin, deneyimin bedelidir gözümüzdeki yeri belki.
Başkası yazlığında tatil yaparken o hak etmiştir diye düşünebiliriz. 
Geçmişin bedelidir diğerlerinden birkaç sıfır fazla kazanması.
Oysa bedel yerine neden sonuç desek, biraz daha ısıtmaz mı içimizi ve tüm insanları kapsamaz mı?
Üstelik bedel ya da sonuçları mutlu olmak için dile getiriyorsak, ne yazlıkçının ne de yöneticinin mutlu olacağı garantisini de sunmaz hayat bize.
Şöyle düşünmek, kendimizi dövmek yerine daha yumuşak bir tavır olur mu?
Daha önce yaptığım eylemin sonucunu yaşıyorum ve bu sonuçtaki duruşum beni gelecekteki sonuçlarıma hazırlıyor.
Yani işi bırakıp 3 yıl evde oturmak, çocuk yapmak ya da durup tavana bakmak, bir bedel gerektirmemeli.
Bu deneyimden bu olasılık çıktı, bu olasılıkta şimdi bir karar alıp başka bir olasılığın yaratıldığı geleceğe geçebilirim demek kendimizi omzumuzdan öpmek kadar sıcak geliyor içime.
Başka kelimelerim de var, başka zamana…
İçe dönme yolculuğunun bir noktasında karşımıza ilk başta bizi rahatlatan ancak sonrasında şefkatsiz bir tutuma sürükleyen kelimeler olduğunu keşfediyorum. Bu kelimelerden biri ‘DERS’ “Dersimi aldım” Dersin neden sonucunu düşünelim, ders alıyorsam bir eğitimdeyimdir, bu biraz keyifsiz bir his olabilir. Her an kalma riskim vardır. Her an bir sınava tabii tutulabilirim. Bir ödül aldığımda ise, adeta sömestrdaki bir çocuk gibi bu ders bitti diye rahatlayabilirim. Hayatı inorganik bir şekilde bölmüş olabilirim bu bakış açısıyla. Ders zamanları, ödül zamanları, dinlenme zamanları. Peki bölünüyorsa yaşamım, nasıl rahat, geniş ve neşeli olabilirim derslerim karşısında? * İkinci kelime başarıyı iç dinamiklerde yücelten ‘BEDEL’ Üst düzey bir yöneticiyi ele alalım. Okuduğu okulun, üstüne aldığı eğitimlerin, yurtdışı tecrübelerinin, deneyimin bedelidir gözümüzdeki yeri belki. Başkası yazlığında tatil yaparken o hak etmiştir diye düşünebiliriz. Geçmişin bedelidir diğerlerinden birkaç sıfır fazla kazanması. Oysa bedel yerine neden sonuç desek, biraz daha ısıtmaz mı içimizi ve tüm insanları kapsamaz mı? Üstelik bedel ya da sonuçları mutlu olmak için dile getiriyorsak, ne yazlıkçının ne de yöneticinin mutlu olacağı garantisini de sunmaz hayat bize. Şöyle düşünmek, kendimizi dövmek yerine daha yumuşak bir tavır olur mu? Daha önce yaptığım eylemin sonucunu yaşıyorum ve bu sonuçtaki duruşum beni gelecekteki sonuçlarıma hazırlıyor. Yani işi bırakıp 3 yıl evde oturmak, çocuk yapmak ya da durup tavana bakmak, bir bedel gerektirmemeli. Bu deneyimden bu olasılık çıktı, bu olasılıkta şimdi bir karar alıp başka bir olasılığın yaratıldığı geleceğe geçebilirim demek kendimizi omzumuzdan öpmek kadar sıcak geliyor içime. Başka kelimelerim de var, başka zamana…
Bedende olduğumuz sürece, acı duymamak, keyif almak, mutlu olmak isteriz.
Ancak, acı orada bir yerde vardır, insan olmanın bir parçası gibidir anlamadığımız bir nedenden. Biz de ondan kaçınmak için odağımızı iç merkezimizden dışarı çeviririz.
Acıdan kaçmaya başlarız, acıyı bize hatırlatacak her şeyden uzaklaşırız.
Kendimizden.
*
Sonra bir şekilde, içe dönme yolunu ararız.
Çünkü sonunda, dış dünyanın da iç dünyamız kadar bize acı verdiği bir noktaya erişiriz.
“Böyle gitmiyor” deriz.
“Hawai’ye bile gitsem içimdeki acı ve rahatsızlık veren hisler benimle”
Bir yolun peşine düşeriz.
Adı türlü türlü olabilir. Bir teknik olabilir, bir inanç, bir guru ya da bambaşka bir şey.
Hepsi sonunda farklı manzaralardan da olsa aynı yere varır.
**
Oraya oturduğumuzda, beklentimiz hızlı bir mutluluk haliyse, çok hızlı uzaklaşırız.
“Saçmalık” deriz.
“Para tuzağı”
“Zaman kaybı”
Çünkü bilinçaltı bir ağrı kesici ister.
Oysa ki, ağrının gözlerinin içine bakıp anlamaktır burada işimiz.
Bazen böyle demeyiz, mış gibi yaparız, yani işime yaradı deriz, acıya gözlerimizin yanıyla bakar gibi yaparız. Görüyormuş, izin veriyormuş, anlıyormuş gibi.
Hikayeleştiririz ve bu da bizi bir noktada aynı cümlelere götürür.
***
Bu yolda, bir eğitmen sizi yüreklendirmek dışında pek bir şey yapmamalıdır.
Yol kahramanın yolculuğudur her durumda.
Kahramanın yolculuğunda, ermişler olur, imparatorlar olur, şeytanlar olur.
Aşk olur, mutluluk olur, hüzün olur.
Kahraman kendi yolculuğunu birine sırtını yaslayarak yürüyemez.
Ancak, arada elinden tutanlar, bu yolu ben böyle yürüdüm diye ilham verenler, karanlıkta ışığını paylaşanlar olur.
Bu yolda, ışığını bizimle paylaşanlar değerlidir.
Ve ışığını paylaşan yalnızca eğitmen değildir.
****
Oldukça ağır, ama bir o kadar dönüştürücü bir eğitimdi.
Işığını paylaşan tüm arkadaşlarıma, paylaştığımız her şeye şükran duyuyorum.
Kahramanın Yolculuğu’nun yeni adımı heyecan ve kolaylıkla olsun.
Sizi ve yolculuğumuzu seviyorum♥️ 
#thetahealing #advanceddna
Bedende olduğumuz sürece, acı duymamak, keyif almak, mutlu olmak isteriz. Ancak, acı orada bir yerde vardır, insan olmanın bir parçası gibidir anlamadığımız bir nedenden. Biz de ondan kaçınmak için odağımızı iç merkezimizden dışarı çeviririz. Acıdan kaçmaya başlarız, acıyı bize hatırlatacak her şeyden uzaklaşırız. Kendimizden. * Sonra bir şekilde, içe dönme yolunu ararız. Çünkü sonunda, dış dünyanın da iç dünyamız kadar bize acı verdiği bir noktaya erişiriz. “Böyle gitmiyor” deriz. “Hawai’ye bile gitsem içimdeki acı ve rahatsızlık veren hisler benimle” Bir yolun peşine düşeriz. Adı türlü türlü olabilir. Bir teknik olabilir, bir inanç, bir guru ya da bambaşka bir şey. Hepsi sonunda farklı manzaralardan da olsa aynı yere varır. ** Oraya oturduğumuzda, beklentimiz hızlı bir mutluluk haliyse, çok hızlı uzaklaşırız. “Saçmalık” deriz. “Para tuzağı” “Zaman kaybı” Çünkü bilinçaltı bir ağrı kesici ister. Oysa ki, ağrının gözlerinin içine bakıp anlamaktır burada işimiz. Bazen böyle demeyiz, mış gibi yaparız, yani işime yaradı deriz, acıya gözlerimizin yanıyla bakar gibi yaparız. Görüyormuş, izin veriyormuş, anlıyormuş gibi. Hikayeleştiririz ve bu da bizi bir noktada aynı cümlelere götürür. *** Bu yolda, bir eğitmen sizi yüreklendirmek dışında pek bir şey yapmamalıdır. Yol kahramanın yolculuğudur her durumda. Kahramanın yolculuğunda, ermişler olur, imparatorlar olur, şeytanlar olur. Aşk olur, mutluluk olur, hüzün olur. Kahraman kendi yolculuğunu birine sırtını yaslayarak yürüyemez. Ancak, arada elinden tutanlar, bu yolu ben böyle yürüdüm diye ilham verenler, karanlıkta ışığını paylaşanlar olur. Bu yolda, ışığını bizimle paylaşanlar değerlidir. Ve ışığını paylaşan yalnızca eğitmen değildir. **** Oldukça ağır, ama bir o kadar dönüştürücü bir eğitimdi. Işığını paylaşan tüm arkadaşlarıma, paylaştığımız her şeye şükran duyuyorum. Kahramanın Yolculuğu’nun yeni adımı heyecan ve kolaylıkla olsun. Sizi ve yolculuğumuzu seviyorum♥️ #thetahealing #advanceddna
1960’lı ve 70’li yıllarda, bio-geribildirim üzerine  Princeton Üniversitesi’nde bazı araştırmalar yapılmaktaymış. Konu ise şu: Beyin dalgalarımızı kendi çabamızla değiştirebilir miyiz? Çünkü onların kendiliğinden değişebildiğini biliyoruz, ancak kişinin çabasıyla mümkün mü? O kadar çok zaman harcayıp uğraşmışlar ki, neredeyse hepsi boşunaymış. Çünkü beyin dalgalarını asla betadan alfaya geçiremiyorlarmış. Olumlamalar, dualar, mantarlar, tütsüler… denenebilir her şeyi denemişler, hiçbiri işe yaramamış. Sonunda, bir araştırmacı “Pes ediyorum!” demiş. İşte tam o noktada bir şey olmuş, birden, kendiliğinden beyin dalgası alfa frekansına geçmiş.
Teslim oluyorum, pes ettim ben, dediği anda.
Rezonans Kanunu’ndaydı sanırım, bir şey siz ondan vazgeçince gelir, bu evrenin sen bakarken soyunamıyorum deme şeklidir, gibi bir ifadesi vardı.
Hepsine uzaktan baktığımda, ben esas meselenin, yaratım yapıp yapmamak ya da beyin frekanslarını değiştirmek olmadığını biliyorum. Bunun değişebildiğini zaten kendi eğitmeni olduğum teknikten biliyorum.
Bence asıl mesele, sağduyumuz. Sağduyu ihtiyacımız.
Birçok yaratım benim sağduyulu sınır diye ifade etmek istediğim o engele takılıyor belki.
Bu sınır kendi tanımımla şu:
Olması için üzerime düşen her şeyi yaptım mı?
Evet ise yanıtım, gerçekten mi? Her şeyi gerçekten yaptım mı?
Bunun için kendimde dönüşmesi gereken noktaları dönüştürdüm mü?
Şimdi bu yaratım için doğru adreste beklentisizce kalmayı becerebilir miyim?
İsyana düşmeden, şımarık bir çocuk gibi inandığım kaynağa kapris yapmadan, şüphe etmeden.
Artık olsa da olmasa da kabulum noktasında durabilir miyim?
Bu noktaya giderken, elimden gelen her şeyi yaptım ve artık bırakabilir miyim noktası sanıyorum ki sağduyu sınırı.
Birçoğumuz ya bırakamıyoruz ya da hiçbir şey yapmadan evrenden mucize bekliyoruz.
3 yıldır eğitimler düzenleyen bu konuda konuşan biri olarak, az önce sesli ifade ettiğim bu düşüncelerimi bir de buraya bırakayım, bu yoldakiler için de bir sorgu noktası olsun istedim.
Sevgilerimle. #juno #cat #catlovers
1960’lı ve 70’li yıllarda, bio-geribildirim üzerine Princeton Üniversitesi’nde bazı araştırmalar yapılmaktaymış. Konu ise şu: Beyin dalgalarımızı kendi çabamızla değiştirebilir miyiz? Çünkü onların kendiliğinden değişebildiğini biliyoruz, ancak kişinin çabasıyla mümkün mü? O kadar çok zaman harcayıp uğraşmışlar ki, neredeyse hepsi boşunaymış. Çünkü beyin dalgalarını asla betadan alfaya geçiremiyorlarmış. Olumlamalar, dualar, mantarlar, tütsüler… denenebilir her şeyi denemişler, hiçbiri işe yaramamış. Sonunda, bir araştırmacı “Pes ediyorum!” demiş. İşte tam o noktada bir şey olmuş, birden, kendiliğinden beyin dalgası alfa frekansına geçmiş. Teslim oluyorum, pes ettim ben, dediği anda. Rezonans Kanunu’ndaydı sanırım, bir şey siz ondan vazgeçince gelir, bu evrenin sen bakarken soyunamıyorum deme şeklidir, gibi bir ifadesi vardı. Hepsine uzaktan baktığımda, ben esas meselenin, yaratım yapıp yapmamak ya da beyin frekanslarını değiştirmek olmadığını biliyorum. Bunun değişebildiğini zaten kendi eğitmeni olduğum teknikten biliyorum. Bence asıl mesele, sağduyumuz. Sağduyu ihtiyacımız. Birçok yaratım benim sağduyulu sınır diye ifade etmek istediğim o engele takılıyor belki. Bu sınır kendi tanımımla şu: Olması için üzerime düşen her şeyi yaptım mı? Evet ise yanıtım, gerçekten mi? Her şeyi gerçekten yaptım mı? Bunun için kendimde dönüşmesi gereken noktaları dönüştürdüm mü? Şimdi bu yaratım için doğru adreste beklentisizce kalmayı becerebilir miyim? İsyana düşmeden, şımarık bir çocuk gibi inandığım kaynağa kapris yapmadan, şüphe etmeden. Artık olsa da olmasa da kabulum noktasında durabilir miyim? Bu noktaya giderken, elimden gelen her şeyi yaptım ve artık bırakabilir miyim noktası sanıyorum ki sağduyu sınırı. Birçoğumuz ya bırakamıyoruz ya da hiçbir şey yapmadan evrenden mucize bekliyoruz. 3 yıldır eğitimler düzenleyen bu konuda konuşan biri olarak, az önce sesli ifade ettiğim bu düşüncelerimi bir de buraya bırakayım, bu yoldakiler için de bir sorgu noktası olsun istedim. Sevgilerimle. #juno #cat #catlovers
Her şeyin çok gürültülü olduğu bir dünyada yaşıyoruz.
Büyük aşklar, büyük işler, büyük sürprizler, büyük gösterimler…
Bu dünyanın içinde de, daha önce hiç bu denli içini anlamaya, ona bakmaya yakın halde olmamıştık.
Sanırım, bu ikisinin aynı döneme denk gelmesinden sebep, bu da çok gürültülü oluyor.
Örneğin, izlediğim videolardan sebep, yogayı çok başka konumlandırmışım zihnimde. 
Bu denli içe dönülen bir yol, nasıl bu denli gürültülü ve sosyal olmuş anlamamış zihnim. 
Sadece yoga değil, içinde olduğum çalışmalarda da rastladığım şeyler bunlar. 
Bu denli gürültülü bir dünyada, içe dönüğümüz an bile çok gürültülü. Hatta belki her telden ayrı ve fazla eğitimli.
Mütevazilik, kibir, birlik duygusu, ego ahenksiz dans halinde.
Bu sabah, bir arkadaşımla sohbet ettik. 
“İnsan bir noktadan sonra nerede duracağını kestiremiyor ve aşırı düzeltmeye gidebiliyor.” dedi.
Ben de ona çözüm bulmak isteyen benliğimizden bahsettim.
Bir yanımınız, her şeyi çözülecek bir sorun gibi algılıyor.
Ve ruhsal çalışmalara yöneliyor. 
İşe yaramalı, Yaradan teyidini vermeli diye bekliyor.
Öte yandan, biz de her şey bir hizmette diye anlatıyoruz, haksız da değil.
Ancak, geçen seminer sonunda yazdığım yazı aklıma düşüyor.
“Yaralarınızın kabuklarıyla da çok fazla oynamayın.”
Karşımızda bir matematik problemi yok.
Yaşanacak bir hayat, gülünecek anlar, mutlulukla geçecek günler ve yaslar, ölüm noktaları, gözyaşları, ayrılıklar da var.
Bu gürültülü dünya içinde, içe dönme yolumuz, her şey düzeltilmeli anlayışını içerdiğinde, biz neyi düzeltiyoruz? Yaradan’ı mı? Daha fazla meditasyonla ve çalışmayla üstelik? Ya da her çalışma ile kendini daha da sorunlu ve umutsuz vaka gibi hisseden bir parçamızı mı?
Yolu daha kolay, keyifli yürüme niyeti, hayatın bize gerçek derinliği ve açılımı sağlayan o noktalarını, ayrılıkları, ölümü, yası yok saymayı içermemeli. Kabuk ve yara insan olmanın bir parçasıdır. 
Yani belki, insan yanımız gücenir sonra. 🙄🤭
Sevgiyle…
Her şeyin çok gürültülü olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Büyük aşklar, büyük işler, büyük sürprizler, büyük gösterimler… Bu dünyanın içinde de, daha önce hiç bu denli içini anlamaya, ona bakmaya yakın halde olmamıştık. Sanırım, bu ikisinin aynı döneme denk gelmesinden sebep, bu da çok gürültülü oluyor. Örneğin, izlediğim videolardan sebep, yogayı çok başka konumlandırmışım zihnimde. Bu denli içe dönülen bir yol, nasıl bu denli gürültülü ve sosyal olmuş anlamamış zihnim. Sadece yoga değil, içinde olduğum çalışmalarda da rastladığım şeyler bunlar. Bu denli gürültülü bir dünyada, içe dönüğümüz an bile çok gürültülü. Hatta belki her telden ayrı ve fazla eğitimli. Mütevazilik, kibir, birlik duygusu, ego ahenksiz dans halinde. Bu sabah, bir arkadaşımla sohbet ettik. “İnsan bir noktadan sonra nerede duracağını kestiremiyor ve aşırı düzeltmeye gidebiliyor.” dedi. Ben de ona çözüm bulmak isteyen benliğimizden bahsettim. Bir yanımınız, her şeyi çözülecek bir sorun gibi algılıyor. Ve ruhsal çalışmalara yöneliyor. İşe yaramalı, Yaradan teyidini vermeli diye bekliyor. Öte yandan, biz de her şey bir hizmette diye anlatıyoruz, haksız da değil. Ancak, geçen seminer sonunda yazdığım yazı aklıma düşüyor. “Yaralarınızın kabuklarıyla da çok fazla oynamayın.” Karşımızda bir matematik problemi yok. Yaşanacak bir hayat, gülünecek anlar, mutlulukla geçecek günler ve yaslar, ölüm noktaları, gözyaşları, ayrılıklar da var. Bu gürültülü dünya içinde, içe dönme yolumuz, her şey düzeltilmeli anlayışını içerdiğinde, biz neyi düzeltiyoruz? Yaradan’ı mı? Daha fazla meditasyonla ve çalışmayla üstelik? Ya da her çalışma ile kendini daha da sorunlu ve umutsuz vaka gibi hisseden bir parçamızı mı? Yolu daha kolay, keyifli yürüme niyeti, hayatın bize gerçek derinliği ve açılımı sağlayan o noktalarını, ayrılıkları, ölümü, yası yok saymayı içermemeli. Kabuk ve yara insan olmanın bir parçasıdır. Yani belki, insan yanımız gücenir sonra. 🙄🤭 Sevgiyle…
Tüm tohumlar potansiyelini gerçekleştirmek ister.
Çatlamak ister, filizlenmek, büyümek…
Neyse potansiyeli o olabilmek…
Bir limon ağacının doğası, limon vermektir.
Tohumu, potansiyeli bunun içindir. 
Ancak uygun iklimde. İkliminin hiç uymadığı bir yerde limon vermesi, Şaman Anastasya’dan dinlediğimiz, belki bizim aklımızın hiç almayacağı, bazı adımlar içerir.
Bir fidan, Çınlayan Sedir’de, yaşamayacakken, sırf onu elleriyle diken vesilesine sevgiden, kökleriyle yeryüzünden ve diğer ağaçlardan enerji çekip yaşıyor ve büyüyordu. Adam onu sevmekten vazgeçene dek…
Madem bu zor iklimde meyve verdi, azıcık daha dayanabilirse limonlarımı Eskişehir’e ilk kar yağdığı gün toplayacağım demiştim. Çok şükür.
*
Zihnimde bir klasörde, mucize kareler var sakladığım.
Atina’da duyduğum “Ehoume!”, sınırsız biletlerini bize hediye eden Avustralyalı çift, Barcelona’da “İzmir’in kızlarına benziyorsunuz” diyen Japon, Roma’da dans eder gibi uçan binlerce kuş, Sultanahmet’in bir sokağında göz kırpan mucize, Sakız’a varırken yanımda zıplayan yunus, yüzlerce Müslüman’ın “İsa dirildi” kutlamasını yaptığı o gece, Kuşadası’nın gün batımları, sulanmadan açan şefkat çiçeği… O albüme ekledim. Bir gün, mucizeye ihtiyaç duyarsan hatırla diye…
**
Şimdi sana da hatırlatmak istiyorum.
Bir çocuk yazar, dansçı, ressam olabilir, bir gün profesör ya da bilim insanı olabilir. Ancak, hiçbir çocuğun içinde bulunduğu şartlar eşit değildir.
Bu sebeple her yıl, dereceye giren çoban çocuk hikayelerini alkışlarız.
Peki, dışarıdan bakıldığında normal görünen, ancak bu limon ağacı kadar, o çoban çocuk kadar, zor koşullarda besleyip dünyaya sunduğun hangi hediyeler var?
Limon ağacımı, herhangi bir ağaçla ya da Antalya’da yetişen bir limon ağacıyla kıyaslasam, ona haksızlık ederdim. Tüm çabasını yok sayardım.
Peki sen, kendini yeterince kutlayabiliyor musun?
Yoksa, senin hakkında hiçbir şey bilmeyen insanların gözleriyle mi görüyorsun kendini?
Şimdi sakince kendine sarılabilir ve omzundan bir minik öpücük alabilir misin? 
Limonlarımın hatrına…
Tüm tohumlar potansiyelini gerçekleştirmek ister. Çatlamak ister, filizlenmek, büyümek… Neyse potansiyeli o olabilmek… Bir limon ağacının doğası, limon vermektir. Tohumu, potansiyeli bunun içindir. Ancak uygun iklimde. İkliminin hiç uymadığı bir yerde limon vermesi, Şaman Anastasya’dan dinlediğimiz, belki bizim aklımızın hiç almayacağı, bazı adımlar içerir. Bir fidan, Çınlayan Sedir’de, yaşamayacakken, sırf onu elleriyle diken vesilesine sevgiden, kökleriyle yeryüzünden ve diğer ağaçlardan enerji çekip yaşıyor ve büyüyordu. Adam onu sevmekten vazgeçene dek… Madem bu zor iklimde meyve verdi, azıcık daha dayanabilirse limonlarımı Eskişehir’e ilk kar yağdığı gün toplayacağım demiştim. Çok şükür. * Zihnimde bir klasörde, mucize kareler var sakladığım. Atina’da duyduğum “Ehoume!”, sınırsız biletlerini bize hediye eden Avustralyalı çift, Barcelona’da “İzmir’in kızlarına benziyorsunuz” diyen Japon, Roma’da dans eder gibi uçan binlerce kuş, Sultanahmet’in bir sokağında göz kırpan mucize, Sakız’a varırken yanımda zıplayan yunus, yüzlerce Müslüman’ın “İsa dirildi” kutlamasını yaptığı o gece, Kuşadası’nın gün batımları, sulanmadan açan şefkat çiçeği… O albüme ekledim. Bir gün, mucizeye ihtiyaç duyarsan hatırla diye… ** Şimdi sana da hatırlatmak istiyorum. Bir çocuk yazar, dansçı, ressam olabilir, bir gün profesör ya da bilim insanı olabilir. Ancak, hiçbir çocuğun içinde bulunduğu şartlar eşit değildir. Bu sebeple her yıl, dereceye giren çoban çocuk hikayelerini alkışlarız. Peki, dışarıdan bakıldığında normal görünen, ancak bu limon ağacı kadar, o çoban çocuk kadar, zor koşullarda besleyip dünyaya sunduğun hangi hediyeler var? Limon ağacımı, herhangi bir ağaçla ya da Antalya’da yetişen bir limon ağacıyla kıyaslasam, ona haksızlık ederdim. Tüm çabasını yok sayardım. Peki sen, kendini yeterince kutlayabiliyor musun? Yoksa, senin hakkında hiçbir şey bilmeyen insanların gözleriyle mi görüyorsun kendini? Şimdi sakince kendine sarılabilir ve omzundan bir minik öpücük alabilir misin? Limonlarımın hatrına…
Dün 2021’in ilk Basic Dna grubunu mezun ettim.
Özellikle Basic Dna seminerleri sonrası, umut tazelenmesi yaşıyorum içimde.
Geçenlerde, “yeterli sayıda kişi bir şeyleri yapabildiğinde, herkes yapabilecek,” demiştim. 
Bunun bir örneği tekniğin kurucusu Vianna Stibal’dan gelmişti. Eskiden Basic Dna seminerinin ders içeriği anlamında o dönem içerdiği bilginin çok azını içermesine rağmen ancak 10 günde öğrenciler tarafından alınabildiği, tekniği öğrenenler arttıkça bu sürenin kısaldığını, o dönem 3 gün olduğunu ama gelecekte belki bir gün süreceğini ve hatta belki hiç gerekmeyeceğini… Çünkü, yeterli sayıda insanda bu bilgi uyandığında, aslında herkeste uyanmış olacağını…
1 yıl önce, online seminer verme şansın var deseler, kabul etmezdim. Hem yolculuk etmek en sevdiğim şeydi hem de öğrencilere dokunmayı, gözlerine bakmayı, yan yana olmayı seviyordum. 
Basic dna sınıfında, konuyu hiç bilmeyen 20 öğrenci olacak deseler, 10’dan fazlası için ikinci bir sınıf açmak gerekir, derdim.
Oysa yine Vianna “Öğrenci sayısından korkmayın, sayı ne denli artarsa o kadar kolay bir eğitim olacak” demişti.
Bunlar bana umut veriyor.
Son bir yıldır öğrenciler, ben cümleyi kurarken sonunu getiriyor. Yeliz olmak, eğitmen olmak içimde anlamını yitiriyor, bambaşka bir şey doğuyor online eğitimde, adını koyamadığım bir oluş hali.
“Ben yapamıyorum galiba” diye düşünenini bile 1 ay sonra bambaşka bir aurada buluyorum ve ne çok değiştiğini konuşuyoruz.
Giderek içe dönmenin, kendimizi sarıp sarmalamamızın ne denli kolaylaştığını, niyet eden için ne denli hazır olduğunu görüyorum.
Grubum muhteşemdi.
Çok hafif, akışta, saygıyla ve şifayla ilerledik.
Bugün bambaşka umutlar doğdu bu yıla.
Güzele… Umuda… Uyanışa…
#thetahealing #basicdna
Dün 2021’in ilk Basic Dna grubunu mezun ettim. Özellikle Basic Dna seminerleri sonrası, umut tazelenmesi yaşıyorum içimde. Geçenlerde, “yeterli sayıda kişi bir şeyleri yapabildiğinde, herkes yapabilecek,” demiştim. Bunun bir örneği tekniğin kurucusu Vianna Stibal’dan gelmişti. Eskiden Basic Dna seminerinin ders içeriği anlamında o dönem içerdiği bilginin çok azını içermesine rağmen ancak 10 günde öğrenciler tarafından alınabildiği, tekniği öğrenenler arttıkça bu sürenin kısaldığını, o dönem 3 gün olduğunu ama gelecekte belki bir gün süreceğini ve hatta belki hiç gerekmeyeceğini… Çünkü, yeterli sayıda insanda bu bilgi uyandığında, aslında herkeste uyanmış olacağını… 1 yıl önce, online seminer verme şansın var deseler, kabul etmezdim. Hem yolculuk etmek en sevdiğim şeydi hem de öğrencilere dokunmayı, gözlerine bakmayı, yan yana olmayı seviyordum. Basic dna sınıfında, konuyu hiç bilmeyen 20 öğrenci olacak deseler, 10’dan fazlası için ikinci bir sınıf açmak gerekir, derdim. Oysa yine Vianna “Öğrenci sayısından korkmayın, sayı ne denli artarsa o kadar kolay bir eğitim olacak” demişti. Bunlar bana umut veriyor. Son bir yıldır öğrenciler, ben cümleyi kurarken sonunu getiriyor. Yeliz olmak, eğitmen olmak içimde anlamını yitiriyor, bambaşka bir şey doğuyor online eğitimde, adını koyamadığım bir oluş hali. “Ben yapamıyorum galiba” diye düşünenini bile 1 ay sonra bambaşka bir aurada buluyorum ve ne çok değiştiğini konuşuyoruz. Giderek içe dönmenin, kendimizi sarıp sarmalamamızın ne denli kolaylaştığını, niyet eden için ne denli hazır olduğunu görüyorum. Grubum muhteşemdi. Çok hafif, akışta, saygıyla ve şifayla ilerledik. Bugün bambaşka umutlar doğdu bu yıla. Güzele… Umuda… Uyanışa… #thetahealing #basicdna