Bir gün bir yerde oturup
Karşılıklı iki radyo açıp
Frekanslarımızı birbirimize dinletebiliriz.
Benim frekansım bugün kafamın dağınık odası olabilir
Senin frekansınsa ilkbaharda açan çiçekler kadar güzel kokulu olabilir misal.
Ya da hayattır bu, o gün o an tam tersi.
Tam karşıma geçebilirsin
Ve bana içini açabilirsin
Mutlu musun? Onu
Üzgün müsün? Onu
Katman katman soyabilir
İçinden nasıl geliyorsa,
Tam da öyle ifade edebilirsin.
Susarak dahi.
-Kolay mı? Belki değil-
Seni duyabilmek için
Ruhuna, varlığına, deneyimine saygıyla
Bildiğim tüm teknikleri, okuduğum tüm kitapları
Tüm “biliyorum” zanlarımı, ustaları ve guruları
Tüm reçetelerimi ve formüllerimi
Tüm yaşanmışlıklarımı
Tüm kehanetlerimi
Tüm altını çizdiklerimi ve gözlemlerimi
Geride bırakabilmem gerekir
-Kolay mı? Belki değil-
Karşına geçebilirim
Ve sana içimi açabilirim
Belki bir başkasına çok ümitsiz gelecek mutluluklarımı
Ya da ‘dert ettiğine bak’ diye düşünülecek üzüntülerimi
İnsanız hani,
O anlık nasılsak…
Beni duyabilmen için
Ruhuma, varlığıma, deneyimime saygıyla
Saydığım her şeyi unutman, sesini dahil
Ve o alanda öylece durabilmen gerekir.
-Kolay mı? Belki değil-
Söylediklerin seni benden daha az aydınlanmış bir insan yapmaz
Söylediklerim beni senden daha az aydınlanmış bir insan yapmaz
Bir aydınlanma yarışında değiliz
Aydınlık ve gölgenin, yin ve yangın kendisiyiz.
Hem biliriz fizikten, ışık artınca gölge de yetişir ona.
Bir an unutursam
Sana kendi gözlüklerimi uzatırsam
gizli bir kibirle,
Kurtarıcın, iyilik meleğin olmaya kalkarsam
Kendimi sana bağlarım
Gücünü alırım senden
Belki “iyi ki varsın” dersin gözlerime bakarak
Ama özünde,
Benden kurtulmak istersin
Senden kurtulmak isterim
Çözmeye çalıştıkça daha da dolanan ipler gibi dolanır dururuz birbirimize.
Bu belki bir ömürlük bir çaba
Bu belki gerçekten zor
Ama yapabilirsek,
İkimiz de bu sayede,
İncinebilirliğimizi birbirimize sunabiliriz.
Bu bir kutsamadır
Dikkati ve içtenliği de.
Bunlar da…
Radyomuzun her an farklı bir frekansa geçebileceğini
Ve bizim o radyo zihinlerimiz olmadan
Başka bir şey olduğumuzu…
Anlayarak varlığımıza teşekkür edebiliriz.
Birbirimizin ayarlarına dokunmadan.
#tb #alan #iletişim #saygı
Bir gün bir yerde oturup Karşılıklı iki radyo açıp Frekanslarımızı birbirimize dinletebiliriz. Benim frekansım bugün kafamın dağınık odası olabilir Senin frekansınsa ilkbaharda açan çiçekler kadar güzel kokulu olabilir misal. Ya da hayattır bu, o gün o an tam tersi. Tam karşıma geçebilirsin Ve bana içini açabilirsin Mutlu musun? Onu Üzgün müsün? Onu Katman katman soyabilir İçinden nasıl geliyorsa, Tam da öyle ifade edebilirsin. Susarak dahi. -Kolay mı? Belki değil- Seni duyabilmek için Ruhuna, varlığına, deneyimine saygıyla Bildiğim tüm teknikleri, okuduğum tüm kitapları Tüm “biliyorum” zanlarımı, ustaları ve guruları Tüm reçetelerimi ve formüllerimi Tüm yaşanmışlıklarımı Tüm kehanetlerimi Tüm altını çizdiklerimi ve gözlemlerimi Geride bırakabilmem gerekir -Kolay mı? Belki değil- Karşına geçebilirim Ve sana içimi açabilirim Belki bir başkasına çok ümitsiz gelecek mutluluklarımı Ya da ‘dert ettiğine bak’ diye düşünülecek üzüntülerimi İnsanız hani, O anlık nasılsak… Beni duyabilmen için Ruhuma, varlığıma, deneyimime saygıyla Saydığım her şeyi unutman, sesini dahil Ve o alanda öylece durabilmen gerekir. -Kolay mı? Belki değil- Söylediklerin seni benden daha az aydınlanmış bir insan yapmaz Söylediklerim beni senden daha az aydınlanmış bir insan yapmaz Bir aydınlanma yarışında değiliz Aydınlık ve gölgenin, yin ve yangın kendisiyiz. Hem biliriz fizikten, ışık artınca gölge de yetişir ona. Bir an unutursam Sana kendi gözlüklerimi uzatırsam gizli bir kibirle, Kurtarıcın, iyilik meleğin olmaya kalkarsam Kendimi sana bağlarım Gücünü alırım senden Belki “iyi ki varsın” dersin gözlerime bakarak Ama özünde, Benden kurtulmak istersin Senden kurtulmak isterim Çözmeye çalıştıkça daha da dolanan ipler gibi dolanır dururuz birbirimize. Bu belki bir ömürlük bir çaba Bu belki gerçekten zor Ama yapabilirsek, İkimiz de bu sayede, İncinebilirliğimizi birbirimize sunabiliriz. Bu bir kutsamadır Dikkati ve içtenliği de. Bunlar da… Radyomuzun her an farklı bir frekansa geçebileceğini Ve bizim o radyo zihinlerimiz olmadan Başka bir şey olduğumuzu… Anlayarak varlığımıza teşekkür edebiliriz. Birbirimizin ayarlarına dokunmadan. #tb #alan #iletişim #saygı
Sana imkansız görünen,
Bir başkası için konu bile değildir yaşamda.
Senin çıkmaz sokağın,
Bir başkası için yön seçenekleri ile dolu bir kavşaktır olsa olsa.
Yaşam sana zor olduğundan değil,
İnsan kendine biraz kör olduğundan.
Bazen içinde konumlanmış bir ‘zavallı ben’
Sahnelenecek bir senaryo aradığından.
Ve içinde bir sabotajcı, 
Susmadan konuştuğundan…
Küçük bir çocuk düşün
Balonu uçtuğu için ağlayan
Ya da en sevdiği oyuncağını kırdığı için dünyası başına yıkılan
Oysa, bir yetişkin 
Çocuğu izlese de, bilir ki bu öyle büyük bir mesele değildir.
Balonla, oyuncağıyla kavga edecek,
Keşke ölsem, diyecek değildir…
Balonların uçmadığı yaşlarda,
Sen ‘hayatımın en kötü günü’ derken
Şanslıysan çevrenden bir bilge
Sana sakince gülümseyip
“Gel bir çay içelim” diyebilir
-Dilerim diyebilir ve seni sükunetle dinleyebilir-
Senin çıkmaz sokağın
Bir başkasının yön dolu kavşağı olabilir.
Sana imkansız görünen
Bir başkası için gülme nedenidir.
Ve daha da yükseldikçe
fiziksel aleminin de ötesinde
Gözünün henüz görmediği o güçlü titreşimlerde
Sen “Bu bir kabus!” derken
O titreşimlerin “Nihayet bir gelişme fırsatı!” dediğini duyabilirsin
Neden bana bir el uzatmıyorsunuz, diye isyan ederken
“Kendi başına harika iş çıkarıyorsun” dediklerini de anlayabilirsin.
Bir çocuk babasının sakinliğini
Bir yetişkin o bilgenin davetini anlamayabilir.
O görünmez alemin sevincini
Kişi hiç anlamayabilir
O’na dönüşene dek…
💜
Sana imkansız görünen, Bir başkası için konu bile değildir yaşamda. Senin çıkmaz sokağın, Bir başkası için yön seçenekleri ile dolu bir kavşaktır olsa olsa. Yaşam sana zor olduğundan değil, İnsan kendine biraz kör olduğundan. Bazen içinde konumlanmış bir ‘zavallı ben’ Sahnelenecek bir senaryo aradığından. Ve içinde bir sabotajcı, Susmadan konuştuğundan… Küçük bir çocuk düşün Balonu uçtuğu için ağlayan Ya da en sevdiği oyuncağını kırdığı için dünyası başına yıkılan Oysa, bir yetişkin Çocuğu izlese de, bilir ki bu öyle büyük bir mesele değildir. Balonla, oyuncağıyla kavga edecek, Keşke ölsem, diyecek değildir… Balonların uçmadığı yaşlarda, Sen ‘hayatımın en kötü günü’ derken Şanslıysan çevrenden bir bilge Sana sakince gülümseyip “Gel bir çay içelim” diyebilir -Dilerim diyebilir ve seni sükunetle dinleyebilir- Senin çıkmaz sokağın Bir başkasının yön dolu kavşağı olabilir. Sana imkansız görünen Bir başkası için gülme nedenidir. Ve daha da yükseldikçe fiziksel aleminin de ötesinde Gözünün henüz görmediği o güçlü titreşimlerde Sen “Bu bir kabus!” derken O titreşimlerin “Nihayet bir gelişme fırsatı!” dediğini duyabilirsin Neden bana bir el uzatmıyorsunuz, diye isyan ederken “Kendi başına harika iş çıkarıyorsun” dediklerini de anlayabilirsin. Bir çocuk babasının sakinliğini Bir yetişkin o bilgenin davetini anlamayabilir. O görünmez alemin sevincini Kişi hiç anlamayabilir O’na dönüşene dek… 💜
“Neye inanmayı seçersen gerçekten yaşarsın?”
*
Bir deneyi dinledim. İdam mahkumu olan 10 kişiyi özel bir izinle denek olarak alıyorlar. Onlara zehirli bir sıvı ile öldürüleceklerini söyledikten sonra sırayla  bu sıvıyı içeren iğneleri vuruyorlar. 10 denek de sırayla ve birbirini izleyerek ölüyor.
Deney bunun neresinde diyebilirsiniz.
İğnelerden yalnızca dokuzunun içinde zehir var, onuncu iğne zehirli değil. O ölmesi gerektiğine inandığı için ölüyor.
*
Bize herkes kendi bakış açısıyla bir hikaye anlatır.
Kimi fakirliğin kaçınılmaz olduğunu, kimi iyi bir insansan herkesin senin üstüne basacağını, kimi Yaradan’ın sevdiğini erken yanına aldığını, kimi de bu ülkeden bir şey olmayacağını, hepimizin malum bir hastalıkla tanışacağımızı, kimi de bütün kadınların/erkeklerin güvenilmez olduğunu, aşkın yalan, mutluluğunsa hayal olduğunu…
Nezaketen bile kafamızı sallayıp onay verdiğimizde, içimizden hiç katılmasak bile, bilincimizde bir yer açarız bu enerjiye.
Belli bir sayıda kişi inandığında, toplu bir bilinç gelişir.
Aileden başlayarak oluşur bu bilinç, bazen orada ya da bir kısmında sınırlı kalır.
Bazense mahalleyi kapsar, şehri kapsar, bölgeleri, ülkeleri, kıtaları ve dünyayı…
Cinsiyetleri, jenerasyonları… etnik kökenleri, mezhepleri.
Yanlış kaynayan bir kemik gibi, adeta insanlığın bilincinde kaynar.
**
Dünyamız her anlamda genişledikçe, ilk şoku yaşarız. Ama bazı şeyler, hep inanıldığı gibi değildir, o öyle işlemiyordur. O toplum onu öyle yaşamıyordur, o dine inananlar öcü değildir, o hastalıktan birileri ölmemiş hatta birden iyileşmiştir.
Değişmek birçok insan için zordur. -Hadi bir deneyelim!-
Haklılık algısına saplananlar, doğal olarak elindekini daha bir sıkı tutarlar. O hastalık iyileşmemiştir, olsa olsa yalancıdır. O dine inananlar lanetlenecektir, o para temiz ellerle kazanılmamıştır. Yani neyse inanılan, sonuç acı bile olsa, bizimdir ya, yeğdir.
***
Bir idam mahkumu, bir deney ortamında sadece bir sıvının ölümcül olduğuna inandığı için ölmüş.
Peki biz neye inanmayı seçersek, gerçekten yaşarız?
#thetahealing
“Neye inanmayı seçersen gerçekten yaşarsın?” * Bir deneyi dinledim. İdam mahkumu olan 10 kişiyi özel bir izinle denek olarak alıyorlar. Onlara zehirli bir sıvı ile öldürüleceklerini söyledikten sonra sırayla bu sıvıyı içeren iğneleri vuruyorlar. 10 denek de sırayla ve birbirini izleyerek ölüyor. Deney bunun neresinde diyebilirsiniz. İğnelerden yalnızca dokuzunun içinde zehir var, onuncu iğne zehirli değil. O ölmesi gerektiğine inandığı için ölüyor. * Bize herkes kendi bakış açısıyla bir hikaye anlatır. Kimi fakirliğin kaçınılmaz olduğunu, kimi iyi bir insansan herkesin senin üstüne basacağını, kimi Yaradan’ın sevdiğini erken yanına aldığını, kimi de bu ülkeden bir şey olmayacağını, hepimizin malum bir hastalıkla tanışacağımızı, kimi de bütün kadınların/erkeklerin güvenilmez olduğunu, aşkın yalan, mutluluğunsa hayal olduğunu… Nezaketen bile kafamızı sallayıp onay verdiğimizde, içimizden hiç katılmasak bile, bilincimizde bir yer açarız bu enerjiye. Belli bir sayıda kişi inandığında, toplu bir bilinç gelişir. Aileden başlayarak oluşur bu bilinç, bazen orada ya da bir kısmında sınırlı kalır. Bazense mahalleyi kapsar, şehri kapsar, bölgeleri, ülkeleri, kıtaları ve dünyayı… Cinsiyetleri, jenerasyonları… etnik kökenleri, mezhepleri. Yanlış kaynayan bir kemik gibi, adeta insanlığın bilincinde kaynar. ** Dünyamız her anlamda genişledikçe, ilk şoku yaşarız. Ama bazı şeyler, hep inanıldığı gibi değildir, o öyle işlemiyordur. O toplum onu öyle yaşamıyordur, o dine inananlar öcü değildir, o hastalıktan birileri ölmemiş hatta birden iyileşmiştir. Değişmek birçok insan için zordur. -Hadi bir deneyelim!- Haklılık algısına saplananlar, doğal olarak elindekini daha bir sıkı tutarlar. O hastalık iyileşmemiştir, olsa olsa yalancıdır. O dine inananlar lanetlenecektir, o para temiz ellerle kazanılmamıştır. Yani neyse inanılan, sonuç acı bile olsa, bizimdir ya, yeğdir. *** Bir idam mahkumu, bir deney ortamında sadece bir sıvının ölümcül olduğuna inandığı için ölmüş. Peki biz neye inanmayı seçersek, gerçekten yaşarız? #thetahealing
Recall Healing’in 3. Modülünün son günündeyim.
Gilbert hep savunduğum bir konuyu ne güzel dile getirdi.
“Bu kitabı ben yazdım ama aslında ben yazmadım, ben bir araya getirdim bilgileri, Dr. Sabbah ve diğerlerinden öğrendim, ben bu bilgileri bir yerden öğrenip topladım ve hepsini de onurlandırdım. Bunları ben buldum diyerek yazamazdım”, dedi.
“Ne kadar hakiki olursanız, o kadar az insan olur belki çevrenizde ama gerçek özgüleştirir, yalansa hasta eder.” diye devam etti.
Çok anlamlı, neden biliyor musunuz?
Biz yaptıklarımız ile yaşadıklarımız arasında bir bağ yok sanıyoruz.
Bizim büyük yanılgımız.
Oysa ki, hiçbir şey bağımsız değil, biyolojimizle, karmamızla, neden ve sonuç ile.
Seminerlerimde her zaman kaynak veririm.
“Bu cümle bu kitaptan”, “bu örnek benim hocama aitti”, “bu örnek Vianna’ya aitti”, “bu bilgi bana bir danışanımla geldi”, “ben bunu kendim gözlemledim”, “böyle bir hissim var ama henüz bir deneyim yaşamadım, sadece aklımızın bir köşesinde olsun”
Şöyle desem daha büyülü duracağını biliyorum.
“Bu böyle, ben diyorum”
Ama gerçek değil, onun bana öyle olduğunu biri söyledi, onun deneyimi o.
Benim deneyimim başka.
O cümle bana bir yazardan geldi, bana ait değil.
Diyemem ki, kolektif bilinç, ortak bilgi alanı. Diyeni çok ama diyemem.
Dört Anlaşma diye fısıldarken içimdeki atıfçı.
Peki, diyorsak beden nasıl tepki veriyormuş?
Şah damarı ile ilgili bir sorunla örneğin.
Hiçbir şey birbirinden bağımsız değil.
Bolluk bereketimiz de, sağlığımız da bundan bağımsız değil.
Hakiki olalım, her an neyle konuştuğumuzu bilelim ve Halil Cibran’ı analım.
“Sonra adam bağırdı:
''Tanrım konuş benimle.''
Ve gökyüzünde bir şimşek çaktı.
Ama adam dinlemedi onu.
Adam etrafına bakındı ve,
''Tanrım seni görmeme izin ver'' dedi.
Ve bir yıldız parladı gökyüzünde.
Ama adam farkına varmadı.
…
Sonra çaresizlik içinde sızlandı:
''Dokun bana tanrım ve burada olduğunu anlamamı sağla, ne olur! ''
Bir kelebek kondu adamın omzuna.
Ve adam kelebeği, elinin tersiyle uzaklaştırdı…”
#recallhealing #drgilbertrenaud #halilcibran
Recall Healing’in 3. Modülünün son günündeyim. Gilbert hep savunduğum bir konuyu ne güzel dile getirdi. “Bu kitabı ben yazdım ama aslında ben yazmadım, ben bir araya getirdim bilgileri, Dr. Sabbah ve diğerlerinden öğrendim, ben bu bilgileri bir yerden öğrenip topladım ve hepsini de onurlandırdım. Bunları ben buldum diyerek yazamazdım”, dedi. “Ne kadar hakiki olursanız, o kadar az insan olur belki çevrenizde ama gerçek özgüleştirir, yalansa hasta eder.” diye devam etti. Çok anlamlı, neden biliyor musunuz? Biz yaptıklarımız ile yaşadıklarımız arasında bir bağ yok sanıyoruz. Bizim büyük yanılgımız. Oysa ki, hiçbir şey bağımsız değil, biyolojimizle, karmamızla, neden ve sonuç ile. Seminerlerimde her zaman kaynak veririm. “Bu cümle bu kitaptan”, “bu örnek benim hocama aitti”, “bu örnek Vianna’ya aitti”, “bu bilgi bana bir danışanımla geldi”, “ben bunu kendim gözlemledim”, “böyle bir hissim var ama henüz bir deneyim yaşamadım, sadece aklımızın bir köşesinde olsun” Şöyle desem daha büyülü duracağını biliyorum. “Bu böyle, ben diyorum” Ama gerçek değil, onun bana öyle olduğunu biri söyledi, onun deneyimi o. Benim deneyimim başka. O cümle bana bir yazardan geldi, bana ait değil. Diyemem ki, kolektif bilinç, ortak bilgi alanı. Diyeni çok ama diyemem. Dört Anlaşma diye fısıldarken içimdeki atıfçı. Peki, diyorsak beden nasıl tepki veriyormuş? Şah damarı ile ilgili bir sorunla örneğin. Hiçbir şey birbirinden bağımsız değil. Bolluk bereketimiz de, sağlığımız da bundan bağımsız değil. Hakiki olalım, her an neyle konuştuğumuzu bilelim ve Halil Cibran’ı analım. “Sonra adam bağırdı: ''Tanrım konuş benimle.'' Ve gökyüzünde bir şimşek çaktı. Ama adam dinlemedi onu. Adam etrafına bakındı ve, ''Tanrım seni görmeme izin ver'' dedi. Ve bir yıldız parladı gökyüzünde. Ama adam farkına varmadı. … Sonra çaresizlik içinde sızlandı: ''Dokun bana tanrım ve burada olduğunu anlamamı sağla, ne olur! '' Bir kelebek kondu adamın omzuna. Ve adam kelebeği, elinin tersiyle uzaklaştırdı…” #recallhealing #drgilbertrenaud #halilcibran