Theta Healing: 4- Kökler Çağırıyordu…

Yazının öncesi için sizi buraya alalım: Tıkk Tıkk. Yoksa anlamsız olabilir.

Ben dolaylı yoldan bir göçmenim, Yunanistan göçmeniyim. Eminim birçoğunuz gibi. Babam Türkiye’de doğmuş, ama annesi ve babası ve diğer atalarım, Yunanistan’da yaşamış. Babaannem ve dedem, Yunanistan’da evlenmiş, hatta ilk bebekleri doğduktan sonra orada ölmüş. Ardından İzmir’e yerleşmişler. Dolayısı ile, hiç tanımadığım halam dahil, babaannem, dedem öncesi tüm atalarımın mezarları Yunanistan’da.

Annem, Yunanistan doğumlu. 15-16 yaşlarında zorunlu olarak Türkiye’ye gelmiş. İlk istememiş gelmeyi. Mecbur kalmışlar ve evlerini, her şeyi bırakıp 1980’lerde Türkiye’ye gelmişler. Türkiye’nin en karışık olduğu, insanların hayatının pamuk ipliğine bağlı olduğu o yıllarda, tarlaları, yeşillikleri, huzurlu bir hayatı bırakıp İzmir’de (şükürler olsun ki İzmir’de) kaosun içine yerleşmeye çalışmışlar.

İşin aslı, insanın doğduğu yer anavatanıdır. Ama göçmensen? Doğduğun ülke hem anavatanındır, hem değil. Ve uyruğuna sahip olduğun ülke, hem anavatanındır, hem değil. Sen iki yarım anneye sahipsindir. Ve anne bizi doğurandır. Hayata getirendir. Varlık nedenidir. Koruyandır, kollayandır. Anne çocuğunu sevmediyse, o çocuğun işi gerçek anlamda zordur. İki yarım anne… Her açıdan, zordur. Hele ki, bazı zamanlarda oldukça zordur. Bir anlaşma ile gönderildiysen, sürüldüysen, atalarının bilmediği sözleşmeleri varsa… Ben size yazdığım bu bilgileri, çok az insan gibi sonradan, okuyarak, araştırarak, çalışarak öğrendim. Okumaya devam et “Theta Healing: 4- Kökler Çağırıyordu…”

Theta Healing: 3- Eğitmenlik Macerası!

Yunanistan öncesiydi, kendime söz verip Theta Healing’i anlatıp eğitime gideceksin, insanlar merak edecek, sana ulaşmak isteyecek, onları bilgisiz bırakıp gitme, derken. Hatta iki yazı da kondurdum siteye, ama devamı gelemedi.

Önce bilgisayarım bozuldu, işareti görmedim. Yazacağım diye tutturdum. Eşim hemen onardı. Ama sonra, oturup yazacak beş dakika bile bulamadım. Tabii, araya bir de doğum günüm girdi. Doğum günümde, şehirden uzak bir kasabada, sürprizlerine bayıldığım eşime rağmen arada iç sesim şöyle diyordu: “Ama ben evde oturup thetayı yazacaktım.” 

Bir yaşa kızım! Yaşa sen önce! Bazen içimdeki görev bilincine inanamıyorum.

Neyse, buradayım. Bu yazı sevgili günlük tadında olacak okuyucular. Benden demesi. Okumaya devam et “Theta Healing: 3- Eğitmenlik Macerası!”

Theta Healing: 1- Başlıyoruz

Gördüm ki hazırsınız hikayemi ve Theta Healing’i dinlemeye, o halde zamanıdır artık okuyucu. Daha önceki yazılarımdan biliyorsun ki, ben bir konuyu anlatmaya başladığımda, günlerce sadece o konu ile yaşıyor ve bilgisayar ekranına bakıp kalıyorum. İşte bu nedenleydi başına oturabilmekte böylesine gecikmem.

Eğer ilk kez bu yazımı okuyacaksan hemen minicik bir uyarı sana. Okumaya devam et “Theta Healing: 1- Başlıyoruz”

Öyle-sin-e

Bir an için daha fazlası olduğunu düşün:

Okuduğun bütün kitaplardan,

Sevdiğin hikaye kahramanlarından,

İçtiğin güzel şaraplardan,

Gördüğün tüm günbatımlarından

ve göremediğin yıldızlardan.

Kumunu sevdiğin denizlerden,

Yeşilini sevdigin vadilerden,

Sevdiğin tüm insanlardan

ve sevemediklerinden.

Geçtiğin dostlardan

ve geçemediklerinden.

İhanetlerden. Heyecanlardan. Gözyaşı ve kahkahadan.

Sözlerden, canını yakan sözlerden

ve yara bandı olanlardan.

Konuştuğun tüm dillerden

ve henüz bilmediklerinden.

Adım attığın tüm kara parçalarından

Seni yeniden çağıran, seni sessizce çağıran… 

ve nefesin yettiğince atacaklarından.

Gördüğün rüyalardan

rüyanda bile göremediklerinden.

Aldığın bütün kararlardan

ve henüz alamadıklarından

Hepsinden fazlası olduğunu düşün

Çünkü zaten öyle-sin…

 

Okumaya devam et “Öyle-sin-e”

Hint Sineması- Yerdeki Yıldızlar: Her Çocuk Özeldir

“Yarışlara bu kadar bayılıyorsan, yarış atı yetiştir. Neden çocukların var ki?”

Solomon adalarında, yerli halk ormanın bir bölümünü tarımda kullanmak istediğinde, ağaçları kesmezmiş. Onun yerine, ağaçların etrafını sarıp bağırarak sövüp sayar, lanet okurlarmış. Birkaç güne kalmadan, ağaçların yaprakları solar, kuruyup kendi kendilerine ölüp giderlermiş.

Taare Zameen Par, Yerdeki Yıldızlar bize uzun süre diğerlerinden farklı neyi olduğu bilinmeyen, belirtileri yaramazlık ve şımarıklık olarak nitelendirilen, filmin ikinci yarısında ise disleksi tanısı konan Ishaan’ın hayatından bir kesiti anlatıyor. Hayal gücü ve resim yeteneği eşsiz bir çocuğun hayatta kalma serüvenini izliyoruz aslında. Nitekim, disleksi olduğu bilinmeyen bir çocuk için ait olmadığı yerlerde olması hiç de iyi sonuçlar doğurmuyor filmin ilk yarısı boyunca. Disleksi tanısı konduğunda ise, hayatının daha kolay olmasını ve yeteneğini bulmasını tek bir şey sağlıyor: Aynı yoldan geçmiş ve hayatta ilerlemeyi başarabilmiş bir kişinin gerçek ilgisi ve çabası. Okumaya devam et “Hint Sineması- Yerdeki Yıldızlar: Her Çocuk Özeldir”

Hint Sineması- Sefer Tası: Rastlantılar

“- Adamın bu yemekten bir lokma bile alınca sana Tac Mahal yapar.

– Tac Mahal mezar sayılır.”

35 yıl aynı kurumda çalışan bir adamı düşünün. Emekli olmasına bir ay kalmış, eşi yıllar önce vefat etmiş. Sayılarla, neşesiz, ciddiyetle ve yalnızlıkla geçen günlerin içinde ya da sonunda…

Öte yandan, bu dünyada milyonlarcasının benzer duygularda olduğu bir kadını düşünün şimdi. Mutsuz, tadı tuzu olmayan bir evliliği var. O evliliği üst kattan sesini duyduğumuz mentörü sayılabilecek teyzesinin yardımı ile baharatlarla renklendirebileceğini, iyi bir yemekle eşinin ilgisini çekebileceğini düşünüyor. Anlaşılan dünya genelinde, ataerkil toplumun yarattığı, erkeklerin çalışıp para kazanırken, kadınların sadece çocuk bakıp yemek yaptığı şu sözün yaygınlığı var: “Erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer.”  Yemeklerle, kalp yolu açılmayıp sadece bir organ olarak mide dolunca, çareyi güzel tariflerde ve baharatlarda arıyor Ila. Mutfağın büyüsü baharatlar değil mi? Hele ki, coğrafya Hindistansa…  Okumaya devam et “Hint Sineması- Sefer Tası: Rastlantılar”

Hint Sineması- My Name is Khan: I am not a terrorist

Bu film bir çığlık. İyi bir insan olmak üzerine bir çığlık. Dünyanın en sakin ama en gürültülü ve etkili çığlığı aynı zamanda. “My name is Khan, and I’m not a terrorist.”

Gelin önce en başa gidelim. Filmin başrolündeki Risvan Khan karakteri, doğuştan itibaren farklı bir çocuk. Çok zeki ve asperger sendromundan muzdarip. Mary and Max’i izleyenler hatırlayacaktır, asperger sendromu kişinin dış dünyadan ayrışmasına neden olan bir rahatsızlık, kişiye içe dönük olma, empati yeteneğine sahip olmama gibi özellikler veriyor. Aslında, karşımızdaki insanın dünyayı ve olayları bizden farklı algılamasını sağlayan bir genetik bozukluk ve otizmin bir kolu diyebiliriz asperger sendromu için.

Khan, çocukluğundan itibaren asperger sendromunun sıkıntısını yaşıyor. Ama öyle bir annesi var ki, onunla sevgiyle ilgileniyor ve şefkatle dolu dünya görüşünü aşılıyor. Okumaya devam et “Hint Sineması- My Name is Khan: I am not a terrorist”

Hint Sineması- Lion: Evimi Bulmalıyım

Lion, aylar önce izlediğimde günlerce masum ve çaresiz bir “Guddu” sesinin kulağımdan gitmediği film. Yazarın kendi hayatını anlattığı “A Long Way Home” isimli kitabından uyarlanmış.

Tam anlamıyla bir Hint filmi değil Lion, ama tam anlamıyla uzakları birleştiren ve Hindistan’da başlayan ve biten bir film.

Filmi izledikten sonra düşünüyorum. Bilmiyoruz ve şüphesiz bilmemiz gerekmiyor ama, dünyada inanamayacağımız kadar enteresan ve üzerine bir hayatın adandığı nice kavuşma, nice hüzün, nice mutluluk hikayesi var kim bilir. Bazıları bize ulaşıyor, iyi ki de ulaşıyor. Destek veriyor, kendinden bir şey bulanlara, umut oluyor… Üstelik, ben hiçbir yazarın hiçbir senaristin, hayat kadar muazzam senaryolar yazabileceğine de inanmıyorum. Bunu da, sınırlı bir akıl ve kavrama yeteneği ile söylüyorum. Mesela, hayatlarımıza yukarıdan bakabilsek, öyle ilginç bağlantılar göreceğiz ki. Yanımızdan rastgele defalarca geçen ama dikkatimizi çekmeyen birisi, 5 yıl sonra evlendiğimiz kişi olacak belki.  Okumaya devam et “Hint Sineması- Lion: Evimi Bulmalıyım”

Hint Sineması-PK: Yanlış Numaradaki Tanrı

PK incelemesi ve üzerinde konuşulması en zor olan konulardan birine değinen ve üzerinden cesurca sorgulamalarda bulunan bir film. Ana konumuz din, dinler…

Kendisinden çalınan eve dönüş biletini arayan PeeKay, kısa sürede anlıyor ki, ne kendisi ne de polisler onu bulabilecek ve araştırmaya geldiği dünya gezegeninde sonsuza kadar kalacak. Danıştığı herkes, “Sana sadece Tanrı yardım edebilir.” dediği için, Tanrı’yı aramaya başlıyor PK. Nerede bu, herkesin inandığı, herkesin her konuda ona güvendiği, ama hep şekil değiştiren, hep farklı şeyler isteyen ve hep korkutan Tanrı? Bir Tanrı hindistan cevizini seviyor, bir diğeri ondan sıkıldığı için daha pahalı olan şarabı, bir diğerinin ise sokağına dahi şarapla girilmiyor… Sahi madem tek bir Tanrı var, neden bunca çelişki? Ve madem o seni duyuyor, dinliyor, öyleyse neden bunca aracı? Neden bunca şiddet? Neden insan eliyle yapılmış, boylarına göre parayla satılan ve içinde verici olmasını umduğu tanrı oyuncakları?  Okumaya devam et “Hint Sineması-PK: Yanlış Numaradaki Tanrı”