Kabul

“Tanrım bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme gücü, değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesareti ve bu ikisi arasındaki farkı anlayabilme sağduyusu ver.” Marlo Morgan

2001 yılı, Ege Üniversitesi Hastanesi’nde Amatem’i ziyaret ediyorum. Orada çalışan bir tanıdığımızla ile görüşeceğim. Duvarda beni el yazısı ile yazılmış bu yazı karşılıyor. O zamanlar fotoğraf çeken telefonlar yok. Motorola kapaklı bir telefonum var sadece sms ve çağrı kapasiteli. Bu nedenle yanımda sürekli taşıdığım ve aklıma gelen cümleleri, okuduğum güzel şeyleri not aldığım bir defterle dolaşıyorum. Bu cümleleri not alıyorum ama not alırken dahi kafamda istediğim yere oturmuyor cümleler. Sonra yanıma genç hatta yakışıklı sayılabilecek ama biraz dağınık görüntüde bir çocuk geliyor. Meyve saatleriymiş, bana meyve ikram ediyor. Sonra Antalyalı olduğunu ve İzmir’e okumaya geldiğini ve ardından madde bağımlısı olduğunu, okuldan atılıp tedaviye başladığını öğreniyorum. Bana “Sizin gibiler bizim gibilerden genelde korkar” diyor. Çantasında Veronika Ölmek İstiyor, kulaklığında “Doktor doktor, insanlar hissetmiyor” şarkısıyla gezen ve hatta dedesinin vefatından sonra Seroxat kullanması tavsiye edilmiş bir kızım. O da görüntüdeki pembe giysilere bakıp bence beni anlamıyor.

Aylardır bu görüntü ara ara gözümün önüne geliyor. Koridorun sonundaki kapı. Girer girmez soldaki pano. Not alırken karşıma çıkan pijamalı çocuk. Bana söylediği bu sözler. Yıllar sonra hayalet gibi canlanan anı. Bir yere koyamıyorum. Not aldığım bu cümleleri daha sonra defalarca başka yerlerde de okuyorum. Sanki hep havada. İçimi ısıtmıyor, ama kulağımdan da gitmiyor gibi. Bir yere konulmuyor, ama aklımdan da gitmiyor. Yıllar sonra, tuhaf şey.

**

Geçtiğimiz haftalarda kendime bir yeni yaş hediyesi verdim. Yalan değil, en az hoşlanacağım türden. Instagram’da çok paylaştım, burada uzun uzun pek de gerek yok. Bir nefes kampına gittim. Daha önce de nefes seansları aldım. Hiç canımın bu kadar yandığını hatırlamıyorum. Tek bir bölge, diyafram. Böyle bir acı yok. Yatağa yatıyorum acıyor, gülüyorum acıyor, nefes alıyorum acıyor. O kadar ki, gün boyu tek düşündüğüm oraya yattığımda yine acıyacak mı oluyor ve telefonda bunu anlattığım eşim ikinci günün gecesinde “Yeter artık, bence bu işte bir yanlış var. Yaptırma kendine bunu. Canın yanıyorsa bu doğru değildir.” diyor.

Yemekte insanlara soruyorum, sizin de diyafram bölgeniz çok acıyor mu diye. Birisi, bende ilk gün oldu ama geçti diyor. Bir diğeri bende sorun yok diyor, bir diğeri ben o acıyı kalp bölgesinde yaşıyorum diyor. Hepsinin bir anlamı olduğunu elbette bilsek de detaylıca son gün öğreniyoruz.

Kendime bir sözüm var, theta ile nefesi karıştırmayacağım. Çok şey bilen, yanılır, çorba olur, orada sıfır bilgi ile oturacağım. Söz. Acısa da, gece bile dokunmuyorum. Acı bana mesaj gönderiyor, duymazdan geliyorum. Eve döndüğümde, thetaya da döneceğim, burada yok diyorum.

Üçüncü gün uzanırken, bir kez daha teslimiyet konusuna çalışalım diyorum. O bölge aslında teslim olamamak ve aşırı kontrolcülükle, bırakamamakla ilgili, kabule geçememekle… Çalışmaya başlamadan önce adaşım olan koçuma bugün geçer mi, diyorum. O da acı hissettiğinde sadece nefes al, nefes almaya devam et, acına nefes al diyor. Çünkü ben acı başladığında nefes almayı bırakıyorum.-Gerçek bir ironi-

Bu cümleleri sonrasında mottom oluyor. “Acına nefes al.” Hatta hep bir yerlerde alıntısı ile karşılaştığım Sabahattin Ali’nin cümlelerini hatırlıyorum enteresan bir şekilde.

“Unutma. Hiçbir acı bâki değildir. Üflersin geçer. Bazılarına biraz daha çok üflemen gerekir, hepsi bu.”

Sonra koçuma şunu diyorum. “Canım o kadar çok yanıyor ki, sen diyaframa bastırdığında acısını hissetmemek için ayak başparmağımı büküyor ve canımı yakıyorum.” Size o anki bakışını kelimelerle tarif edemem! Ne, ne yapıyorsuuun?, diyor. Diyaframımın acısını unutmak için ayak başparmağımı acıtıyorum, derken ayılıyorum. Yok artık diyorum! Teslimiyete çalışırken yaptığıma bak!
Hayretle birbirimize bakıyoruz! Anladım diyorum, anladım.

Çalışmaya başlıyoruz, acı adeta yer yaptığından canım yanıyor. Ama bu defa acıyı kabul ediyorum. Anlıyorum ki, tüm çabam acıyı kabul etmemek, onu kabul etmeden değiştirmeye çalışmak ve başka bir acı ile bastırmakmış. O görülmek isteyen bir parçaymış sadece. Acıya rağmen nefes alıyorum ve birkaç nefesin ardından orası normale dönüyor. Şaşıp kalıyorum. Acı gidiyor. Çektiğim acının acısı değilmiş, direnmenin acısıymış meğer.

Sonrasında, mutluluktan gözlerimden yaşlar akarken tüm mesele buydu diyorum. Tüm mesele kabuldü!

***

Üzerine içim gitse de, kendimi kazmıyorum, his yüklemiyorum, meditasyon bile yapmıyorum. Bu da adeta bir sınav bana. Nefesle şifayı kabul ediyorum. Ama blok blok dökülüyor farkındalıklar önüme.

Olaylar, sevdiklerim, insanlar karşısındaki duruşumu görüyorum. Sürekli, onlar için durmadan koşturan, bir sorunlarını dinlediğimde ve ne yapmalı dediklerinde kendimi tutamayan halimi. Zihnimin herkes için çözüm üretirken, sevdiklerini kendinden uzaklaştıran yanını. Uzaklaşmalarımı, kendini tutamamalarımı, hayal kırıklıklarımı, bunları yok sayarak üzerinden geçmeyi uman beni, ve yeniden hayal kırıklıklarımı, tökezlemeleri, içimde yoruldum diye fısıldayan o sesi, sıkıldım diye durmaksızın bağıran o çocuğun nedenini buluyorum.

Kendimi bir çuval gibi yatağa bırakıyorum.
Kabul diyorum içimden Yaradan’a.
Verdiğin, vermediğin, içinde olduğum, çıktığım, çıkamadığım her ne varsa… Benim için zor olan öylece içinde kalakalmaktı alışılmışın aksine. İçimde değnek ya da baltasını bırakmayan bir şey vardı. Şimdi… Durdum, bıraktım, diz çöktüm ve kabul ettim. Daha önce hiç bilmediğim bir rahatlama yaşıyorum, güç sandığım o direnci teslim ettiğimde. İçimdeki amazon gidiyor. Boşvermişlik demek istemesem de emanet etmiş bir rahatlama yerleşiyor bedenime. Yüzümün ifadesi dahi değişiyor.
Belki de ilk kez, koşmak, kurtulmak için çabalamak, yok saymak, çevresinden dolaşmak yerine, bir şeyin ortasında bir şey yapma gayreti olmadan, öylece, bir nokta gibi durabilmeyi tanıtıyorum acının içinde kendime.

****

Bugün Advanced seminerinde his yüklüyorum öğrencilere. Kabullenme isimli bir bölüm var. Derin Kazma’da da itaat isimli bir bölüm var erdemlerde. Ve şunu fark ediyorum. İki konunun da yanına işaret koymuşum kendim için bir zamanlar. Şaşıp kalıyorum x’e bakarken. Bu şimdiden bir kayıt oldu tırtılın hikayesinde diyorum.

Tam o an bir kez daha, Amatem’in kapısından görüntü geliyor gözümün önüne. Ardından matta diyaframı açıldığı için mutluluktan gözlerinden yaş akan o halim geliyor. Anlıyorum sanki.

Her şey gözümün önündeymiş. “Kabul etmek istemediğim” her şey, kabul etmenin hissi bile dahil.

*****

Yine de çok ince bir fark var biliyorum.

Yıllardır, küçümsediğim kabulleniş, erken olduğunda bir tür cesaret yoksunluğu. Vianna, cesaret için erdemlerin en önemlisi diyor bir bakıma, çünkü o yoksa kazandığın hiçbir erdemin anlamı yok. Cesaret eksikliği, kazanmak için çaba harcadığın tüm deneyimleri/erdemlerin dağılmasına sebep. Bu bakış açısına göre, erdem kazanmak için doğduğumuzdan, o erken kabulleniş hali, cesareti sindirememek, hata sayılacaksa, en büyüklerinden biri.

Tam zamanında olduğunda ise, yapabildiğin her şeyi yapıp Yaradan’a teslim etme ve kendinden büyük ve senin de bir parçası olduğun güce teslim olma süreci.
Ve şimdi anlıyorum ki, birçok yüz kez paylaşılan şu cümleler, hayatın, tüm erdemlerin özeti.
Ve belki sevgiyle diye noktaladığımız kadar “cesaret ve sağduyuyla” da bitirmeliyiz artık cümlelerimizi…

  1. Özlem B. diyor ki:

    Öyle güzel anlatmışsınız ki yine 🙏🏻💕 Bir acıyı kaç farklı şekilde bastırmaya çalışmam konusunda neler neler gün yüzüne çıktı. Parmak bükerek, dudak ısırarak… Hatta Kendimi kasarak yok saymaya çalıştığımda olmuş meğer. Aslında bu tür farkındalıklarmış kilidi açan. Yüreğinize, kaleminize sağlık🙏🏻🙂🌺

  2. Ceyda diyor ki:

    Yine içimi açtın içini açarak sevgili Yeliz, yine yeni bir farkındalığa ışık tuttun.✨ Bir’liğe hizmetine teşekkür ederim. Sevgiyle… 🙏💗

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir