<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>denemeler | Tırtılın Düşü</title>
	<atom:link href="https://www.tirtilindusu.com/Etiketler/denemeler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.tirtilindusu.com</link>
	<description>Tırtılın D&#252;ş&#252;</description>
	<lastBuildDate>Sat, 07 Dec 2019 00:32:17 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.5.5</generator>

<image>
	<url>https://www.tirtilindusu.com/wp-content/uploads/2020/04/cropped-buttefly-32x32.png</url>
	<title>denemeler | Tırtılın Düşü</title>
	<link>https://www.tirtilindusu.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kabul</title>
		<link>https://www.tirtilindusu.com/kabul/</link>
					<comments>https://www.tirtilindusu.com/kabul/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yeliz]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Dec 2019 00:32:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[denemeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.tirtilindusu.com/?p=2096</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Tanrım bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme gücü, değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesareti ve bu ikisi arasındaki farkı anlayabilme sağduyusu ver.” Marlo Morgan 2001 yılı, Ege Üniversitesi Hastanesi&#8217;nde Amatem&#8217;i ziyaret ediyorum. Orada çalışan bir tanıdığımızla ile görüşeceğim. Duvarda beni el yazısı ile yazılmış bu yazı karşılıyor. O zamanlar fotoğraf çeken telefonlar yok. Motorola kapaklı bir telefonum var [...]</p>
The post <a href="https://www.tirtilindusu.com/kabul/">Kabul</a> first appeared on <a href="https://www.tirtilindusu.com">Tırtılın Düşü</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="quoteText" style="text-align: right;"><em>“Tanrım bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme gücü, değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesareti ve bu ikisi arasındaki farkı anlayabilme sağduyusu ver.” Marlo Morgan</em></p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-2102" src="http://www.tirtilindusu.com/wp-content/uploads/2019/12/Woman-in-a-red-dress-300x200.png" alt="" width="974" height="650"></p>
<p><span id="more-2096"></span>2001 yılı, Ege Üniversitesi Hastanesi&#8217;nde Amatem&#8217;i ziyaret ediyorum. Orada çalışan bir tanıdığımızla ile görüşeceğim. Duvarda beni el yazısı ile yazılmış bu yazı karşılıyor. O zamanlar fotoğraf çeken telefonlar yok. Motorola kapaklı bir telefonum var sadece sms ve çağrı kapasiteli. Bu nedenle yanımda sürekli taşıdığım ve aklıma gelen cümleleri, okuduğum güzel şeyleri not aldığım bir defterle dolaşıyorum. Bu cümleleri not alıyorum ama not alırken dahi kafamda istediğim yere oturmuyor cümleler. Sonra yanıma genç hatta yakışıklı sayılabilecek ama biraz dağınık görüntüde bir çocuk geliyor. Meyve saatleriymiş, bana meyve ikram ediyor. Sonra Antalyalı olduğunu ve İzmir&#8217;e okumaya geldiğini ve ardından madde bağımlısı olduğunu, okuldan atılıp tedaviye başladığını öğreniyorum. Bana &#8220;Sizin gibiler bizim gibilerden genelde korkar&#8221; diyor. Çantasında Veronika Ölmek İstiyor, kulaklığında &#8220;Doktor doktor, insanlar hissetmiyor&#8221; şarkısıyla gezen ve hatta dedesinin vefatından sonra Seroxat kullanması tavsiye edilmiş bir kızım. O da görüntüdeki pembe giysilere bakıp bence beni anlamıyor.</p>
<p>Aylardır bu görüntü ara ara gözümün önüne geliyor. Koridorun sonundaki kapı. Girer girmez soldaki pano. Not alırken karşıma çıkan pijamalı çocuk. Bana söylediği bu sözler. Yıllar sonra hayalet gibi canlanan anı. Bir yere koyamıyorum. Not aldığım bu cümleleri daha sonra defalarca başka yerlerde de okuyorum. Sanki hep havada. İçimi ısıtmıyor, ama kulağımdan da gitmiyor gibi. Bir yere konulmuyor, ama aklımdan da gitmiyor. Yıllar sonra, tuhaf şey.</p>
<p>**</p>
<p>Geçtiğimiz haftalarda kendime bir yeni yaş hediyesi verdim. Yalan değil, en az hoşlanacağım türden. Instagram&#8217;da çok paylaştım, burada uzun uzun pek de gerek yok. Bir nefes kampına gittim. Daha önce de nefes seansları aldım. Hiç canımın bu kadar yandığını hatırlamıyorum. Tek bir bölge, diyafram. Böyle bir acı yok. Yatağa yatıyorum acıyor, gülüyorum acıyor, nefes alıyorum acıyor. O kadar ki, gün boyu tek düşündüğüm oraya yattığımda yine acıyacak mı oluyor ve telefonda bunu anlattığım eşim ikinci günün gecesinde &#8220;Yeter artık, bence bu işte bir yanlış var. Yaptırma kendine bunu. Canın yanıyorsa bu doğru değildir.&#8221; diyor.</p>
<p>Yemekte insanlara soruyorum, sizin de diyafram bölgeniz çok acıyor mu diye. Birisi, bende ilk gün oldu ama geçti diyor. Bir diğeri bende sorun yok diyor, bir diğeri ben o acıyı kalp bölgesinde yaşıyorum diyor. Hepsinin bir anlamı olduğunu elbette bilsek de detaylıca son gün öğreniyoruz.</p>
<p>Kendime bir sözüm var, theta ile nefesi karıştırmayacağım. Çok şey bilen, yanılır, çorba olur, orada sıfır bilgi ile oturacağım. Söz. Acısa da, gece bile dokunmuyorum. Acı bana mesaj gönderiyor, duymazdan geliyorum. Eve döndüğümde, thetaya da döneceğim, burada yok diyorum.</p>
<p>Üçüncü gün uzanırken, bir kez daha teslimiyet konusuna çalışalım diyorum. O bölge aslında teslim olamamak ve aşırı kontrolcülükle, bırakamamakla ilgili, kabule geçememekle&#8230; Çalışmaya başlamadan önce adaşım olan koçuma bugün geçer mi, diyorum. O da acı hissettiğinde sadece nefes al, nefes almaya devam et, acına nefes al diyor. Çünkü ben acı başladığında nefes almayı bırakıyorum.-Gerçek bir ironi-</p>
<p>Bu cümleleri sonrasında mottom oluyor. &#8220;Acına nefes al.&#8221; Hatta hep bir yerlerde alıntısı ile karşılaştığım Sabahattin Ali&#8217;nin cümlelerini hatırlıyorum enteresan bir şekilde.</p>
<p><em>&#8220;Unutma. Hiçbir acı bâki değildir. Üflersin geçer. Bazılarına biraz daha çok üflemen gerekir, hepsi bu.&#8221;</em></p>
<p>Sonra koçuma şunu diyorum. <em>&#8220;Canım o kadar çok yanıyor ki, sen diyaframa bastırdığında acısını hissetmemek için ayak başparmağımı büküyor ve canımı yakıyorum.&#8221;</em> Size o anki bakışını kelimelerle tarif edemem! Ne, ne yapıyorsuuun?, diyor. Diyaframımın acısını unutmak için ayak başparmağımı acıtıyorum, derken ayılıyorum. Yok artık diyorum! Teslimiyete çalışırken yaptığıma bak!<br />
Hayretle birbirimize bakıyoruz! Anladım diyorum, anladım.</p>
<p>Çalışmaya başlıyoruz, acı adeta yer yaptığından canım yanıyor. Ama bu defa acıyı kabul ediyorum. Anlıyorum ki, tüm çabam acıyı kabul etmemek, onu kabul etmeden değiştirmeye çalışmak ve başka bir acı ile bastırmakmış. O görülmek isteyen bir parçaymış sadece. Acıya rağmen nefes alıyorum ve birkaç nefesin ardından orası normale dönüyor. Şaşıp kalıyorum. Acı gidiyor. Çektiğim acının acısı değilmiş, direnmenin acısıymış meğer.</p>
<p>Sonrasında, mutluluktan gözlerimden yaşlar akarken tüm mesele buydu diyorum. Tüm mesele kabuldü!</p>
<p>***</p>
<p>Üzerine içim gitse de, kendimi kazmıyorum, his yüklemiyorum, meditasyon bile yapmıyorum. Bu da adeta bir sınav bana. Nefesle şifayı kabul ediyorum. Ama blok blok dökülüyor farkındalıklar önüme.</p>
<p>Olaylar, sevdiklerim, insanlar karşısındaki duruşumu görüyorum. Sürekli, onlar için durmadan koşturan, bir sorunlarını dinlediğimde ve ne yapmalı dediklerinde kendimi tutamayan halimi. Zihnimin herkes için çözüm üretirken, sevdiklerini kendinden uzaklaştıran yanını. Uzaklaşmalarımı, kendini tutamamalarımı, hayal kırıklıklarımı, bunları yok sayarak üzerinden geçmeyi uman beni, ve yeniden hayal kırıklıklarımı, tökezlemeleri, içimde yoruldum diye fısıldayan o sesi, sıkıldım diye durmaksızın bağıran o çocuğun nedenini buluyorum.</p>
<p>Kendimi bir çuval gibi yatağa bırakıyorum.<br />
Kabul diyorum içimden Yaradan&#8217;a.<br />
Verdiğin, vermediğin, içinde olduğum, çıktığım, çıkamadığım her ne varsa&#8230; Benim için zor olan öylece içinde kalakalmaktı alışılmışın aksine. İçimde değnek ya da baltasını bırakmayan bir şey vardı. Şimdi&#8230; Durdum, bıraktım, diz çöktüm ve kabul ettim. Daha önce hiç bilmediğim bir rahatlama yaşıyorum, güç sandığım o direnci teslim ettiğimde. İçimdeki amazon gidiyor. Boşvermişlik demek istemesem de emanet etmiş bir rahatlama yerleşiyor bedenime. Yüzümün ifadesi dahi değişiyor.<br />
Belki de ilk kez, koşmak, kurtulmak için çabalamak, yok saymak, çevresinden dolaşmak yerine, bir şeyin ortasında bir şey yapma gayreti olmadan, öylece, bir nokta gibi durabilmeyi tanıtıyorum acının içinde kendime.</p>
<p>****</p>
<p>Bugün Advanced seminerinde his yüklüyorum öğrencilere. Kabullenme isimli bir bölüm var. Derin Kazma&#8217;da da itaat isimli bir bölüm var erdemlerde. Ve şunu fark ediyorum. İki konunun da yanına işaret koymuşum kendim için bir zamanlar. Şaşıp kalıyorum x&#8217;e bakarken. Bu şimdiden bir kayıt oldu tırtılın hikayesinde diyorum.</p>
<p>Tam o an bir kez daha, Amatem&#8217;in kapısından görüntü geliyor gözümün önüne.&nbsp;Ardından matta diyaframı açıldığı için mutluluktan gözlerinden yaş akan o halim geliyor. Anlıyorum sanki.</p>
<p>Her şey gözümün önündeymiş. &#8220;Kabul etmek istemediğim&#8221; her şey, kabul etmenin hissi bile dahil.</p>
<p>*****</p>
<p>Yine de çok ince bir fark var biliyorum.</p>
<p>Yıllardır, küçümsediğim kabulleniş, erken olduğunda bir tür cesaret yoksunluğu. Vianna, cesaret için erdemlerin en önemlisi diyor bir bakıma, çünkü o yoksa kazandığın hiçbir erdemin anlamı yok. Cesaret eksikliği, kazanmak için çaba harcadığın tüm deneyimleri/erdemlerin dağılmasına sebep. Bu bakış açısına göre, erdem kazanmak için doğduğumuzdan, o erken kabulleniş hali, cesareti sindirememek, hata sayılacaksa, en büyüklerinden biri.</p>
<p>Tam zamanında olduğunda ise, yapabildiğin her şeyi yapıp Yaradan&#8217;a teslim etme ve kendinden büyük ve senin de bir parçası olduğun güce teslim olma süreci.<br />
Ve şimdi anlıyorum ki, birçok yüz kez paylaşılan şu cümleler, hayatın, tüm erdemlerin özeti.<br />
Ve belki sevgiyle diye noktaladığımız kadar <em>&#8220;cesaret ve sağduyuyla&#8221;</em> da bitirmeliyiz artık cümlelerimizi&#8230;</p>The post <a href="https://www.tirtilindusu.com/kabul/">Kabul</a> first appeared on <a href="https://www.tirtilindusu.com">Tırtılın Düşü</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.tirtilindusu.com/kabul/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İçimizdeki Savaşlar Bitmeden&#8230;</title>
		<link>https://www.tirtilindusu.com/icimizdeki-savaslar-bitmeden/</link>
					<comments>https://www.tirtilindusu.com/icimizdeki-savaslar-bitmeden/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yeliz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Nov 2019 19:59:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[denemeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.tirtilindusu.com/?p=2083</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Dünya böyle, çünkü sen böylesin.” Tanrılar Okulu Bir yerde okumuştum, bunca yüzyıllık dünya tarihinde barış içinde geçen yıl toplamı 200 imiş, biliyor muydunuz? Thea Alexander’ın kitabı MS. 2150 geliyor aklıma, başucu kitaplarımdan. Günümüzün çok ötesinde bir toplum, bizim içinde boğulduğumuz her şeyi aşmışlar. Ruhlar tekamülde ileri bir noktadalar. Bir ütopya ya da belki gidip gören [...]</p>
The post <a href="https://www.tirtilindusu.com/icimizdeki-savaslar-bitmeden/">İçimizdeki Savaşlar Bitmeden…</a> first appeared on <a href="https://www.tirtilindusu.com">Tırtılın Düşü</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><i>“Dünya böyle, çünkü sen böylesin.”<br />
Tanrılar Okulu</i></p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-2104" src="http://www.tirtilindusu.com/wp-content/uploads/2019/11/colosseum-watercolor-15-300x234.jpg" alt="" width="1000" height="778"></p>
<p>Bir yerde okumuştum, bunca yüzyıllık dünya tarihinde barış içinde geçen yıl toplamı 200 imiş, biliyor muydunuz?</p>
<p>Thea Alexander’ın kitabı MS. 2150 geliyor aklıma, başucu kitaplarımdan. Günümüzün çok ötesinde bir toplum, bizim içinde boğulduğumuz her şeyi aşmışlar. Ruhlar tekamülde ileri bir noktadalar. Bir ütopya ya da belki gidip gören birilerinin bizi buna hazırlama süreci, kim bilir? Ama yolumuz uzun, net.</p>
<p>Bu cümleleri Roma-İstanbul dönüş uçağında yazıyorum. Aslında Colosseum’u dolaştığımız o gün hatta neredeyse çıkışında elime bir kağıt kalem alıp yazmayı çok istedim.<span class="Apple-converted-space">&nbsp;</span><span id="more-2083"></span></p>
<p>Roma dediğimizde, aklımıza elbette muazzam bir tarih geliyor öncelikle. Tüm gidenlerin en uğrak iki noktası ise, Katolik Hristiyanlığın merkezi Vatikan ile tarihe “Yakarım, Roma’yı da yakarım!”la, dövüşlerle, ölümlerle damga vurmuş Kolezyum.</p>
<p>Tuhaf değil mi? İki önemli amaçla adım atıyoruz. Bir yanda sana bir tokat atıldığında diğer yanağını çevir diyen bir din, diğer yanda ölmek için buradayım naraları eşliğinde dövüşen ve hedefi öldürmek olan gladyatörler, yırtıcı hayvanlar, idamlar… (Tamam arada tiyatrolar da olmuş, ama esas olayı elbette ilk yazdıklarım.)</p>
<p>İkisi de aynı yerde. Aradan yüzyıllar geçse de, ikisi de insanlar için aynı önemde.</p>
<p>Roma&#8217;nın içinde ayrı bir ülke olan Vatikan’ı gezmek muazzam sanat eserleri içinde çok keyifliydi. Görkemli ve büyüleyici ve biraz da sinir bozucuydu. Bir gezmek var, bir öğrenerek gezmek var, bir de sembollerle okumak var mekanları. Üçüncüsü için bir yol yok. Öyle kulaklıklarla değil o iş. Muazzam bir ezoterik bilgi, sembol dili gerekiyor. İşte bunu bildiğimden beri böyle yerlerde bulunmak, görünenden öte bir şeyler olduğunu bilip erişememek sinir bozucu da oluyor bir bakıma.<span class="Apple-converted-space">&nbsp;</span></p>
<p>Kolezyum’da gezerken, birkaç taşa dokundum. Çılgınca fotoğraf çektirenlerin, gürültücülerin, canlı yayıncıların, görüntülü konuşanların yanından geçtim. Ruhunu anlamaya çalıştım. Sonra içimden cümleler fışkırdı. Eşimin yanına koştum, zihnim susmuyor, kendi düşüncelerimin içinde boğuluyorum, dedim. Sen de öyle misin?, diye sordum. Ben andayım, dedi. “Duruyorum ve inceliyorum.”<br />
İşte hayatta asla ulaşamadığım nokta! Ve işte yazma nedenim…</p>
<p>*</p>
<p>Rilke, Genç Bir Saire Mektuplar’da şair olmak isteyen bir gence şu öğüdü vermişti.<span class="Apple-converted-space">&nbsp;</span></p>
<p><b>“Yalnız bir tek yol vardır: İçinize dönün. Size yaz diyen nedeni araştırın. Kökleri, yüreğinizin en derinliklerinde dal budak salıyor mu, buna bakın. Yazmanız yasak edilin­ce, artık yaşayamayacak mısınız? Bunu söyleyin. En çok da, gecenizin en sessiz bir anında, yazmalı mıyım diye kendi kendinize sorun. Buna içinizin derinliklerinden bir karşılık bulmaya bakın.”</b></p>
<p>Bu yaşayanlar için tuvalet gibi, su içmek gibi bir ihtiyaç. Ve yazdığın anda senden de çıkan, başkasına da ait olan bir şey. Bir nevi doğum aslında. İçinde tohumlar, kalbinde zihninde, yavaş yavaş büyüyorlar, sonra bir sancı, onu çıkarmalısın. Anlatmak, sancıyı hafifletiyor. Ikınıyorsun bir bakıma. Ama gerçek doğum, ancak kağıtla kalemle ya da şu anki gibi bir klavye başında oluyor. Sonra onu içine geri sokamıyorsun ayrıca. O bir birey enerjisinde oluyor, senin hiç bilmediğin damlardan, pencerelerden hiç tanımadığın insanların ekranına düşüyor. Korkunç bir şey. Gerçekten korkunç bir şey… Ozan Önen’in dediği gibi de, bir nevi delilik. Benim yazım senin evinde napıyor yahu! Çırıl çıplak soydu ruhunu o yazıyı yazan, kimin karşısında onu bile bilmiyor! Ama yine aynı bakış açısıyla “Dokunuyor kalbine. Ne büyülü!”<span class="Apple-converted-space">&nbsp;Sevinelim bari.</span></p>
<p>**</p>
<p>Onun adı hepimiz için farklı olabilirse de tek bir yaradana inananlar için varlığı tek. Tanrı, Allah, Kaynak, Güç, Spirit/Ruh, Sistem, Büyük Akıl…</p>
<p>Oğuzhan hocanın sözleri geliyor aklıma Kolezyum’da ve her şeyi başlatan o oluyor. Şöyle diyordu derslerden birinde: “1000 kişi toplandı, savaşa hayır demek yerine dünya barışı için meditasyon yapacak. Yapsınlar, tamam. Ama komik olmayın. Siz o büyük aklın dünya barışı istediğini mi düşünüyorsunuz? Biri çıkıp savaşmayın dese ya!”</p>
<p>Kalakalıyorum bir an. Dünya barışı? Yaradan bunu istemez mi? Yaradan elbet barış içinde yaşamamızı ister. Ama sadece bir an.</p>
<p>Hemen akabinde dualite diyorum. Barış içinde yaşamak için değil, zıtlıklarla dengelenmek, tekamül etmek için geldik. Elbette öyle.</p>
<p>Devam ediyor hoca: “Sizce o barış istese bunu yaratamayacak güçte miydi? Barış istese bunu sağlamaz mıydı?”<span class="Apple-converted-space">&nbsp;</span></p>
<p>Eşime anlatıyorum. Hocama katılmıyor. Yaradan bize özgür irade verdi Yeliz ve biz barışı ya da savaşı seçiyoruz, diyor.</p>
<p>Buna bazen katılmadığımı söylüyorum. Özgür iradeye yüzde yüz inanmakla birlikte, bazen de komik bulduğumu anlatıyorum.</p>
<p>Bir yandan da durumumuzun da komik olduğunu düşünüyorum o an. Ben bir güneş, plüton, satürn ve gad (güney ay düğümü/geçmiş hayatlar) akrep insanıyım. Ve akrep demek savaş ve dönüşüm gezegenleri mars+plüton<span class="Apple-converted-space">&nbsp;enerjisi ile dürtülere sahip olmak&nbsp;</span>demek. Yükselen yayın neşesi belli etmese de hayatında bombalar patlayan ve dönüşen biriyim. Özetle, atom bombası gibi inmek (Plütonun keşfi=atom bombasının keşfi) ve savaşmak (marsiyen tema) insanıyım. Bir sohbette şu cümleyi kurmuştum. “Savaşa, savaşçılığa, savaşma zorunluluğuma dair programlarıma onlarca kez çalıştım ve hala devam ediyor. Savaşçılıkla savaşmaktan bıktım!” Ve şu cümleyi duymuştum, savaşçılık programlarınla da savaştığın için çözemiyor olabilir misin?.. No comment bazen… Fakat çok yol kat ettim dostlar…</p>
<p>Ben böyleyken, eşim tamamen bir zevk, sevgi, barış, huzur ve keyif insanı. Boğa ve Terazi karışımı, ikisini de yöneten haritalarımızın biriciği Venüs… O Kolezyum’la savaşmıyor, oradaki güzelliği bulup görüyor, tadını çıkarıyor. Hayret duygusu güzellik için gelişiyor. Benim hayretimse insanların insan öldürülen bir mekana yüzyıllar geçse de akın akın gelmesinden. Yani ben Kolezyum’un varlığıyla da savaşıyorum. Daha da yani, benim içimde hala savaş… Dünyada da savaş işte.</p>
<p>Eşit doğmuyoruz diyorum bu nedenle. Reenkarnasyon konusunu bilemeyiz, diyor haliyle. Onu geçelim diyorum, yine de dünya bakış açısıyla hiçbir zaman eşit değiliz. Elbette bu eşitsizlik gibi gözüken eşitliği seçmemizin bir nedeni var. Anlamı reenkarnasyon olur ya da olmaz, ya da karmadır ya da değildir. Mutlak inanıyoruz ki Yaradan açısından bir eşitliği var.</p>
<p>Ama astroloji öğrendikçe biliyorum ki, bir mars insanı ile venüs insanı dürtüsel olarak bir değildir en başlangıçta. Daha da genellersem, hiçbirimiz dürtüsel anlamda bir ve eşit doğmadık. Ama bir nedeni var mı, inancıma göre elbette var.</p>
<p>***</p>
<p>Jung, “Yönetemediğin dürtün kaderin olur.” diyor ve kesinlikle katılıyorum. Dürtüsel varlıklar olduğumuz gerçeğini de biliyorum. Onu yönetebilmek bir mesele.</p>
<p>Bunu birden çok çocuğu olan bütün anneler onaylayacaktır sanıyorum. Bir bebek doğduğunda, biz onun sıfır kilometre bir yaradılışla geldiğine inanabiliriz. Ama o gelmediğini bize belli eder. Onun bir karakteri vardır, ona has bir özellik. Bir bilmiş bakış, gülüş, bir isteğini yaptırma kapasitesi belki.</p>
<p>Örneğin, duydukça Allah&#8217;ım ben neden böyleymişim diye üzüldüğüm bir şey, annem de rahmetli babaannem de hep derdi. “Seni biz bir köşeye bırakırdık, hiçbir şeye zarar vermeden kendi kendine porselenlerle, bulduğun şeylerle oynardın. Sesin bile çıkmazdı.” -Yahu küçük çocuksun sen ne uslu uslu duruyorsun, kır dök ortalığı!- Öte yandan kız kardeşim yaradılışından beri çok farklıydı. 3-4 yaşındayken annem istediğini yapmadığı için ağlayıp nefesini tutup mosmor olduğunu ve annemin korkular içinde ona uyduğunu hatırlıyorum.</p>
<p>Natura, yaradılış, doğa… Yani bunlar birbirine bazen taban tabana zıtken, buna rağmen özgür irade ile dürtünü yönetmek? Dexter’ı izleyenler hatırlasın rica edeceğim…</p>
<p>****</p>
<p>Çok sevdiğim belki Türkiye’de parmakla sayılabilecek isimlerden Cem Şen geliyor aklıma. Onu örnek veriyorum. Yıllar önce, bir gece Hasan Sonsuz’la sohbetlerini izlemiştim. Şöyle diyordu Hasan “Elinde bir güç olsa, dünyada herhangi bir şeyi değiştirir miydin?” “Hayır” diyordu Cem Şen “Her şey olması gerektiği gibi.” O gece de dehşete düşüyordum izlerken. İçimin bir yanı cümle ile savaşırken diğer yanı neden bu içime doğru geliyor, diye kendimle savaşıyordum. Ne demek her şey olması gerektiği gibi! Biz kötülüklerle savaşmalıyız!.. diyordu, 4 yıl önce pasta yaparken gecenin üçünde onları dinleyen ben, bu bakış açısına saygı duysa da, alıp kabul edemiyordu.<span class="Apple-converted-space">&nbsp;</span></p>
<p>Oysa şimdi biliyor, iyi varsa kötü de var. Kötü olduğu sürece iyi var. Düşman varsa savaş da var. Düşman olduğu sürece savaş var. Ben haklıysam, karşımda bir de haksız var. Benim haklılığım, haksızın karşımda durmasına bağlı.<span class="Apple-converted-space">&nbsp;</span></p>
<p>Bu demek değil ki, kötülük adını verdiğimiz deneyimler alsın başını gitsin dünyada, hiç kılımızı kıpırdatmayalım.<span class="Apple-converted-space">&nbsp;</span></p>
<p>Bir ustadan bahsediyor başka bir hocam, diyor ki, aşramda bir süre yanındaydım. Eliyle tohumu toprağa atıp saniyeler içinde kocaman bir başağa dönüştürebiliyordu. Bizim mucize dediğimiz onun için nefes almak kadar kolaydı. Bunu duyunca anlattığım birkaç arkadaşım şöyle demişti. “Madem öyle ortaya çıkıp bunu herkese göstersinler, bu yeteneği başka iyiliklerde kullansınlar!” Ama işte Cem Şen’in de dediği esas mesele bu. Öyle bir varoluş noktasına ulaşıyorlar ki, ne ispat, ne aktarma ihtiyacı, ne olana müdahale, ne de bir ego bu onlar için. Sadece oluş, olan.<span class="Apple-converted-space">&nbsp;</span></p>
<p>******</p>
<p>Bu devasa yapının zeminine bakıyorum.<span class="Apple-converted-space">&nbsp;</span></p>
<p>Bir zamanlar, bir deli yönetici zamanı bu göldü, halk ondan nefret etti. Orası onun ölümüyle, halkın sevgisini yeniden kazanmak için dönüştürüldü. Ve 55.000 kişi dönüşen mekanda, dövüşen hayvanları, birbirini öldüren gladyatörleri izlemek için toplandı, öldüreni alkışladı, çığlıklar naralar attı ve gönüller kazanıldı.</p>
<p>Dünya ve insanlık tarihi, muazzam bir absürd kurgu diyesim geliyor…</p>
<p>******</p>
<p>Bu turun akabinde, Gladyatörü yeniden izlemeye karar veriyoruz ve yorgunluktan ölmüşken açıp izliyoruz. Sezarların iyicil olanı önce sahnede. Savaşların son olmasını umsa da, 20 yıllık yöneticiliğimde sadece 4 yılı barış içindeydi, diyor. Daha iyicil bir toplum için insanları bilgelikle, kitaplarla, ölümleri yasak ederek yönetmeye gayret etmiş… Ve topraklarını son savaşı kazanan cesur komutan Maximus’a emanet ediyor, ölümüm kapıda diyerek. Ama elbet iyi/cesur varsa bir de kötü/korkak olur sahnede. Tek hayali, eşinin ve çocuğunun yanına dönmek olan Maximus bu görevi reddetse de, Sezar’ın kötü/korkak ve fakat hırslı oğlunun hışmından kurtulamıyor. Halkı uyuşturmak için insanı insana kırdıran ve kendi babasını sırf bu amaçla öldüren bir Sezar oluyor oğlu. Maximus da en büyük düşmanı. Tek hedefi, huzur içinde eş ve çocuğuyla bağlarında yaşamak olan komutan Maximus kısa zamanda esir düşerek bir Gladyatör oluyor ve her şeyin başladığı yere kader onu geri getiriyor. Fakat en sonunda… Gladyatörün son sahnesi, her şeyi ama her şeyi bir araya getiriyor içimde. Kötücül Sezar, muazzam ve iyi komutanı öldürmek için hayatını adarken, bin türlü entrikalarla uğraşırken, Kolezyum’un ortasında onu son derece adaletsiz bir düelloya sokmuşken, Gladyatör tarafından öldürülüyor. Ve sadece birkaç dakika sonra Gladyatör de öncesinde aldığı yaralardan ölüyor. Aynı sahne, siyah ve beyaz, biz aynıyız kardeşim repliği ve eşit ölüm…</p>
<p>Uçak Sabiha Gökçen’e iniyor ve içimin sesi burada cümlelerini anlatmayı kesiyor.</p>
<p>Öyle de biriz diyesim geliyor. Öyle de biriz. Ve belli bir idrake kadar, bizden olması istenen kişileriz! Dünya böyle, çünkü biz böyleyiz.<span class="Apple-converted-space">&nbsp;</span></p>The post <a href="https://www.tirtilindusu.com/icimizdeki-savaslar-bitmeden/">İçimizdeki Savaşlar Bitmeden…</a> first appeared on <a href="https://www.tirtilindusu.com">Tırtılın Düşü</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.tirtilindusu.com/icimizdeki-savaslar-bitmeden/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
