Gökkuşağının Ardından…

Samimi olmak, zoraki olamayacak bir şey kendi doğasından.
Samimiyet aynı zamanda geliştirmek için dünyada deneyimlediğimiz erdemlerden. Bu sebeple, bilinçli bir çabaya olumlu yanıt vermekte her erdem gibi.
Hatta samimiyet eksikliği, bazı hastalıklarla da ilgili dolaylı yoldan.
Samimi insanları ve samimiyet için bilinçli çaba harcayan olmayı seviyorum. Bu bir algı yönetimi haline dönüşen dünyamızda bazen tuhaf kaçsa da.
Neden bu girizgah? Çünkü, okuduğun son derece samimi duygularla yazıldı ve dilerim öyle ruhlara ulaşır okuyucu.

Ve çünkü burada hep “İçimi açtım sana/İçini açmak için”
*Birhan Keskin

Soruyorum da bazen, benim içimden sana ne, senin içini açmaksa benim her ne haddimeyse?

Geçenlerde, hikayemde paylaştım. Bazı geceler Cem Adrian dinlediğimi. Hüngür hüngür dakikalarca ağlamamın yeri ve zamanı olmadığını. Sonra güldüm yazdığıma, bir tekniğin eğitmeniyim, hani algı yönetiyor ya bu dünyayı, bu yarattığım nasıl bir algı. 🙂 Yıllardır Türkçe şarkılara da mesafeliyim, şarkı sözlerinin yaratıma vesile olmasından. Ama bu bazen Ahmet Kaya bazense Cem Adrian ve daha fazlasını dinlemek için kendime izin vermeme engel değil.
İnsanım, insanız.
Kalbim var ve yara alabilecek kadar sağlıklı.
Gözyaşlarım var ve akabiliyor. Ağlayamayan kaç insan var biliyor musunuz?

Ayrıca bir şeyin bir şeyi olmak, insanı sınırlandıran bir şey. Özellikle daha ruhsal bir kanala girmek için kurumsal kimliğinden, onca yıl edinmek için amansız çaba harcadığı “title”larından arınırken kişi bir süre sonra kendisini bu kez de girdiği daha spiritüel sayılabilecek yolda unvanlarla dolu buluyor. Geçen denk geldim Rilke’nin sözlerine, şöyle diyordu:

“Eğer bir gün, bu dünyada herkes tarafından bilinen bir isminiz olursa, bir gece ellerinizi açın ve Yaradan’a dua edin ‘Bana kimsenin bilmediği yeni bir isim ver!’ diye” Hep bir isim olma çabamızdan mı bunlar? Daha iyi bir ben, daha iyi bir ben, daha daha daha daha ben?
Arınırken bile o kadar doluyuz ki… İlerlemek için bazen çok ağırız.

Sürekli artan farkındalığın, kişisel gelişim, kendine yardımların dünyasında bazen kendimize çok yükleniyor ve karanlık parçamızı sevmeyi unutuyor olabilir miyiz?
O ışık doğudan, aydınlıksa karanlıktan yükseliyor oysaki. Biri olmadan diğerini anlamlandıramıyoruz bile.

Mart, birçoğumuz için 3 yıl gibi geçen bir aydı. Hatta geçti mi diye sordum da birkaç kez kendime. Bana planladığım eğitim tarihini karıştırtacak kadar travmatikti de belki bazı anlarda.
Başkalarının yarasına iyi gelmek, vesile olmak, senin de taze yaralar almana engel değil hayatta. Daha yüksek bir realiteden bakmaya çalışmak da her zaman kolay değil. Biliyorum, öğreniyorum. Acıyla temas ettiğinde, okuduğun onca kitap, yaptığın onca çalışma birden sise bürünebiliyor. Biliyorsun, gerçekler ve oradalar. Ama bir süreliğine ulaşılmazlar belki de. Belki de hala ulaşılabilir haldeler, ama o insan parçan karanlığında tutuyor seni nihayetinde.
İşte sen o anlarda, kendine ne kadar sevgi dolusun? Kendine ne kadar şefkatli sarılabiliyorsun? Her günün ardından yine de şükran duyacak birkaç şey buluyor musun? Belki tek mesele bu.

Depresif yazarlar benden sorulduğundan elbette aklıma gelen Sylvia Plath’i onurlandıracağım tam da şu dakikada:

Sırça Fanus kitabında, sırça bir fanusa benzetir ruh halini. Dünyanın neresine gidersen git der, sırça bir fanus hep kafanda, havasızlığıyla. Yine de ben kendi cümlelerimi ekleyeyim. Birkaç kez başına inmiş olabilir, onu tanıyor olabilirsin. Ama sen o sırça fanus değilsin. Nefessin, okyanussun, yıldızlarsın, tüy kanatlılardan daha da hafifsin…

Bazı günler fanusun inmiş olabilir. Bazı günler gelecekte de böyle olabilir. Bazı günlerin en kısa yoldan çözümü, yatağa girip uyumak da olabilir. Çünkü neden olmasın?

İnsanım, insansın. Bak yüzyıllardır kimse çözememiş bizi. Yine de bazen bir dize, özellikle delibozuk şairler içimizden çözebiliyor  tüm düğümleri. Bir “İç Kitabı” “Kıyı Kitabı” kalbine konabiliyor şifasıyla.

Bir kez, yıllar önce hayatımın en mistik deneyimlerinden birini yaşamıştım. Bir travma süreci diyebilirdim o döneme. Birden bir şekilde içimdeki tüm keder, kalbimdeki tüm acı susmuştu. Zihnimden tek bir düşünce geçmiyordu. O huzuru tarif etmem imkansız. Ölüme yakın deneyim yaşayanların ışığa gittiklerindeki tarifi gibi. Sadece sonsuz bir huzur ve koşulsuz sevgi. Hafiflik. Kaç dakika ya da kaç saat sürdü? Hiçbir şey hatırlamıyorum. Ama o duyguyu unutamıyorum.

Yıllar sonra şu cümleyi öğretide duyunca o geceyi anladım: “Zihnin ötesinde ne acı; ne sevinç vardır.”

Zihnin ötesine mi geçmiştim? Geçilir mi öyle? Sanmam, bu çok iddialı, çok iddialı. Belki sadece yavaşlatabiliyorum, şimdi bir teknikle theta frekansına kendiliğinden her an getirebiliyorum onu. Ama her anlamda ötesine geçebilmek çok büyük duruyor.

Geçen gün, İstanbul Eskişehir treninde, tam dönüş yolunda, bir gün önce son seminerimde bir öğrencim bana gelecek okuması yapmış ve komik ama hocam smileyliler gördüm sembol gibi demişken. Onlardan ilki ateş ikincisi gökkuşağı, sonrası spiral ve dilek mumu iken… Kocaman bir gökkuşağından geçtik trende. “Aaaaaa…” diye seslendim herkes görsün diye. Yetmedi videoya bile çektim. Uzunca bir süre manzaramda kaldı. Aklımdan sayısız dilek geçirdim. Geçirdiğim dileklerin hepsinin neredeyse duygu olduğunu anlayıp gülümsedim sonra. Denge diyordum, dinginlik diyordum, neşe, çocuk saflığı, şükran duygusu, şifa, birlik, bütünlük hissi… Sonra kendimi izledim. Bir terasta, loş bir gecede, teleskopuyla yıldızlara bakan ve onlardan birinin mitolojik hikayesini hevesle dinleyen ben. Gelecek dediğimiz ama aslında çoktan yaşanan ve ona ilerlediğimiz anlardan biri miydi? Hiçbir fikrim yok. Ama o ben çok güzel gülümsüyordu, en az şimdiki ben kadar.

Ardından, bir gökkuşağı zihnin ötesine geçirebilirmiş seni. Kısa bir süreliğine geçit kapısı oldu. İçimde o kocaman boşluk, sıfır düşünce ve saf sevgiyle bakakaldım. Dünya durdu. Her şey sadece saf sevgi oldu. Tüm bedenim. Yine çok güçlüydü. Sonra birden bir hisle doldu kalbim. Gökyüzüne baktım ve gülümsedim. Bunca öğretiden, bunca kitaptan, bunca çalışmadan gördüğümü o an sanki gerçekten bildim.

“İzliyorsunuz ve gülüyorsunuz biliyorum.” dedi iç sesim gökyüzüne. Sanki bir bulut gülümsedi. “Nasıl baş edecek, bir sürü sicim gibi duyguyu aldı özgüvenle kendine, fena sarsılıyor, fena düşüyor bazen, bu kadar acıyı duyumsaması aşırı eğlenceli yukarıdan bakınca, o da dönünce çok eğlenecek. Şimdi hiç eğlenmiyor açıkçası. Ama dönmeden de eğlenmesini bilir o. Nasıl baş edemedim ama! Fazla mı özgüvenle gelmişim!” diye fısıldaştılar sanki kendi aralarında. Kendimi bir oyunun içine girmiş, trende bir yanıyla çok ciddiye alarak ama bir yanıyla da oldukça eğlenerek geçip giden bir yolcu gibi gördüm yukarıdan. Hafifledim.

İnsanım. İnsansın.
Düşebiliriz. Kalkabiliriz.
Bazen çok acı çekebiliriz.
Bazen elimizden gelen tek şey, elimizden bir şey gelmeyeceğini kabul etmek olabilir.
Bazen teslimiyete kanayarak gidilebilir.
Zihnin ötesine ne acı ne sevinç varsa…
Bunların hepsi bir deneyimdi ve bana hizmet etti diyerek gideceğiz.
Bir gökkuşağının, samimi bir sohbetin, binlerce acıdan damıtılıp dört kelimeye inmiş bir şiirin, bazen sadece soluk alıp verişinin sesinin seni yükseltmesine izin ver.
Şimdi nasılsın bilmiyorum ama sen yine de bana gülümse.
İçini açtıysam, içimi açarak…

Sevgi ve birlikle…

Yeliz

Bir Cevap Yazın