Pastanın Şanslı Dilimi

2018 yeni bir işe başladığım, çok gezdiğim, çok eğlendiğim, yeni birçok arkadaş edindiğim, çok güldüğüm, gözyaşı da hiç eksik olmayan ama dönüp baktığımda asla unutamayacağım dolu dolu bir yıl oldu. Ama yılın son gününde oturur da bunları düşünürüm derken, zihnim bambaşka bir anıya gitti. Hep yazmak istediğim, birkaç nedenden ötürü içten içe kendime kırıldığım, yine de detaylarını anımsamaktan mutluluk duyduğum. Düşünürken içim ısındı.

Bugün eminim yeni yılla ilgili çok güzel dilekler ve mottolar duyarsınız. Bense size küçücük bir hikaye anlatacağım. Kişisel tarihimin belki hiç çözülemeyecek kısmından. Belki içinizi ısıtır. Dilerim.

Kökler Çağırıyordu isimli yazımda, size daha çok annemden bahsetmiştim. İşin bir de babamın ailesi boyutu var ki, astroloji de şunu gösteriyor, aslında payıma aldıklarımın çoğu henüz hiç açmadığım o Pandora Kutusu’ndan gelmiş. Burada, yaşayan neredeyse kimsenin bilmediği bir hikaye var. Aslını bilmek için kim bilir neler verirdim. Gelin size bildiğim kadarını anlatayım.

Neredeyse hayatımın ilk 22 yılı, ilk kayıpları verene dek aynı şekilde geçti. Annemle babam kalabalık büyük dayılı, teyzeli ailenin küçük üyeleri. Bütün dini bayramları, ilk gününden son gününe onları gezerek ve hayatımın en zorunlu, yorucu anları olarak geçirdim. Hatta büyük çoğunluğunda kardeşimle hayaller kurardık, keşke böyle zorunluluklar olmasa, ne kadar da saçma, herkes ne kadar da yoruluyor… gibi. Hala muhteşem bir gülümseme ile anmıyorum o yılları. Sanırım bu bir zorunluluk olduğundan ve agresif bir baba ile bu zorunluluğu yerine getirme sürecimizden. Ama bizim için her zaman koşarak gittiğimiz, nezaketleri ve Avrupai tarzlarıyla orada otururken mutluluktan gözlerimizin büyüdüğü bir kapı vardı. Hikaye onların hikayesi. Bu dünyadan sessiz sakin geçip gitmiş iki güzel insanın, Mahmut Dayımla Maria Yengemin.

Diğer bayram kapılarımızdan farklı olarak, onların kapısını yeni yıldan önce de çalardık. Bunu hiç unutmazdık, çiçeğimizi alıp yola düşerdik ama babam ailenin saygı komutanı olduğundan unutmamıza da izin vermezdi zaten. “Maria Yengenizin bayramı bugün, ona gidin, arayın.” Böylece, Noel aile tarihinde kendince bir yer aldı, zorlamaya ihtiyaç duymaksızın.

İzmir’de Altıntaş’ta Telli apartmanı, 7. kat. Eski bir asansörle çıkılır. Ama inanın o asansör eski Türk filmleri kadar eskidir. Kapıyı birlikte açarlar, Maria yenge her zaman güzelliğimizle ilgili gözleri parlayarak birkaç şey söyler, baş parmakla işaret parmağını birleştirir, ardından kollarında iki sallanan balık taşıyan büyük Japon biblolarının, Kalo Xronia yazılı kartların, karlar altındaki manzaraların, geyikli, noelli bibloların, hiç kapağı açılmayan içkilerin, güzel koltukların, ailede evlenen herkesin düğün fotoğraflarının olduğu duvarın yer aldığı salona alınırız. Sonra Maria yenge o yaşına rağmen, mutfağa koşar ve oradan itirazımızı dinlemeyecek şekilde kahveler, tatlılar, bazen balık çorbaları payımıza düşer. Yememe ya da geri çevirme gibi bir ihtimal zaten söz konusu değildir, o tatlı kadın öyle bir sinirlenir ve sertleşir ki. Ama özellikle onun pastasını yemek de isteriz zaten, çünkü içinde gizli bir uğur parası vardır ve kime denk gelirse, yılın şanslısı odur. 🙂 Jüpiteri işte ilk böyle tanıdım 🙂 Ve bir yükselen yay olmanın avantajıyla o para bir şekilde, “Sen bu dilimi al” cümlesiyle uzun yıllar bana/bize denk geldi bir göz kırpmayla birlikte 😉

Camın önünde eski bir sallanan sandalye vardı. Bu büyüyünce kendi evimde mutlaka olacağına inandığım, bir evde olmazsa olmaz en önemli şeydi. Bizde yoktu -işin aslı bu evdeki birçok şey bizde olsa bile aynı güzellikte değildi- ve oraya her gittiğimizde üç kardeş o sandalye için yarışırdık. Orada sallanıp dışarı baktığımı düşündüm sabah. Ne kadar büyük sorunlarım vardı hep içimde. Okulda olmak zorunda olduğumuz aşının daha olmadan başlayan korkulu acısı, birkaç gün sonra gireceğim sözlü, matematik öğretmenin ödevi, össden kaç puan alacağım, üniversiteyi bitirince ne olacağım sorunsalı, ne zaman iş bulacağım, bulduğum işin insanı hiçe sayan koşulları, evlenince İstanbul’a mı gideceğim (Buna Maria yenge çok üzülmüştü, nedenini biraz gelecekte anladım), nişanıma sağlık sorunları nedeniyle gelip gelemeyecekleri, İstanbul’a alışıp alışmadığım… Bir keresinde, işten eve gitmek için sabah altıda yola çıktığımı, 3 korkunç vasıta değiştirerek karşı yakadaki işime iki buçuk saatte gittiğimi anlatıyordum. Bir o kadar da dönüş yolu vardı tabii ki, neredeyse her gece de mesaiye kalıyordum. Mahmut dayı, kendi geçmişinden çok nadiren söz ederdi. Maria yengeye dönüp bir süre Yunanca konuştuktan sonra bana Makedonya’ya gittiklerinde bir fabrikada çalıştıklarından, sabah dörtte trene binip 4 saate yakın yolculuk yapıp aynı trenle gece geri döndüklerinden ve senelerce bu şekilde çalıştıklarından bahsetti. Seninki de bir şey mi, havasında değil ama. Gayet normal bir bilgiyi aktararak. Gelin görün ki, bir daha ne işten şikayet edebildim ne de uzaklıktan.
Bana kalırsa, Mahmut dayım bir fabrikada değil, o asalet ve güzelliğiyle konsoloslukta falan çalışmalıydı zaten, onu bir fabrikada çalışırken hayal edemiyordum. (Sakın yanlış anlaşılmasın, farbikada çalışmamak derken, karşımda bizim aile üyeleri arasında salon erkeği sıfatını verebileceğim tek aile büyüğümdü. Onun ellerini öyle hayal edemiyordum sadece.)

Ben küçük sorunlarımla sandalyede sallanadurayım, Mahmut dayı sakince sorularını sorardı. İçimde sorular büyüse de, ona verdiğim yanıtlar şu tepkiyle karşılanırdı. “BRAVO!”
Sonra verdiğim yanıtlar Yunanca’ya çevrilirdi. Maria yenge epeyce az Türkçe kelime bilmekteydi. “Nasilsin?” “Sen yemiyor tatli!” gibi… Maria yenge de benim başarı olduğunu bile bilmediğim söylediklerime “Bravo!” derdi.
Yargılanmazdık, sadece ilgiyle sorular sorulur, onlar gerçek bir merakla dinlenir ve sonunda “Bravo” denirdi. Sanki bizim onlara sorabileceğimiz hiçbir sorumuz yoktu. İşte buna hala inanamıyorum. Her soruyla sıkıntılarım dağılırmış, bunu da şimdi anlıyorum. O anların çocukluğa dair belki en mutlu anılarım olduğunu da. “BRAVO”

Ailede, sözsüz bir gelenek daha vardı. Bir emniyet müdürü eniştemiz, her nikahta nikah şahidi olurdu. Neden gerçekten bilmiyorum. Belki çok sevildiğinden, belki mesleğinden. Nikah şahidim olarak kalbimde çoktan Mahmut Dayıyı seçmiştim. -Aslında herkes tarafından bu denli sevilirken, neden kimsenin o fotoğraflarda onu seçmediğini hiç anlamamıştım.- Sadece heyecanlanmasından korkumdan aramamıştım. O sabah saçlarım yapılırken aradım. Sağlıklarını, gelip gelemeyeceklerini sordum. Maria yengem üzgündü, hastaydı ve çıkamayacaktı. Yaşları doksan mıydı? Doksana giriyorlar mıydı? Mahmut dayıya nikah şahidim olmak ister misin dedim. Öyle heyecanlandı ki… Hiç çocukları olmamıştı. Belki şahitlik için seçilmeme nedeni buydu. -İnsanlar mutlu, çocuklu evlilikli şahitleri seçerlermiş genellikle- Ailede herkes bir şekilde sürekli doğurduğundan ve çocuksuz olmak bana yeni olduğundan, nedenini çocukça bir merakla sorduğumda, annemden yanlarında sağlam bir fırça yemiştim. “Yeliz böyle sorular sorulmaz kızım!” Maria yenge, annemi yarım Türkçesi ile sakinleştirmişti. Sonra, onlara dair bildiğim çok az şeyden birini böylece öğrenmiştim.

Hikayenin sadece bir kısmını. O kısımda, Maria yengenin bir sağlık sorunu nedeniyle hastanede yattığını, Mahmut dayı ile o hastanede tanıştıklarını, ikisinin de durumlarının sanırım yaralanma ve kötü olduğunu, Mahmut dayının bir ilaca ihtiyacının olduğunu, Maria yengenin hayatını riske atarak o ilacı getirmek için bir yere gittiğini, ilaçla Mahmut dayının kurtulduğunu. Ama Maria yengenin o yaralanma nedeniyle hiçbir zaman çocuğunun olamayacağını. Sonra da evlendiklerini…

Mahmut dayı, ailesinin yanında neden değildi? Nasıl yaralanmıştı? Maria yengeyi kim yaralamıştı? Hep boşluk, suskunluk.

Sonra hikayenin başına başka bilgiler de eklendi. Hep bölük pörçük.
Babannemin ailesinin Yunanistan’da yaşarken, Andarte’ların (bana yıllarca terörist diye anlatılsa da, direnişçi olarak kısa bir tarihe yazılmışları var) sınırdaki bütün köyleri bastıkları, tek tek okudukları isimleri ve ailelerin koyunlarını, mal varlıklarını alıp gittiklerini… Ellerinde bir liste olurmuş. Bu listede de ailenin büyük çocuğunun ismi. Her aileden bu büyük çocuk ve geçimini sağladıkları kaynaklar alınırmış zorla. Hükümet bunlara hiçbir şey yapamazmış. Bizim aileye elinde liste ile gelmişler. Büyük çocuk. Sabriye teyze… Bir kız çocuğu dağa çıksın, o kadar erkeğin içinde, orada savaşsın, dayansın. Mümkün değil. Onu sandığa saklamışlar, en büyük ikinci çocuğu onlara vermişler. Mahmut dayıyı. Ailenin en zekisi kabul edilen, okulda en başarılı olan çocuğunu. Vermeyen aileler topluca taranıp evleri yakılmaktaymış. Verilen çocukların ölüm haberi bile gelmezmiş. Kararın zorluğuna bakın.
Yıllar sonra yine öğrendim ki, büyükbabanın o gece iki gözü de birden kör olmuş. Büyükannenin ise bir gecede dişleri dökülmüş.
Babam bir gecede kör oldu. Hikayenin bu kısmını o anlattı. Gözler, geleceğe duyulan umutsuzluk, görülecek bir şey kalmaması. Aile karması böyle bir şey işte.
Dişlerin dökülmesi ise, verilen kararın suçluluk duygusu.
En büyük oğulla birlikte bir ahır dolusu hayvan da alınmış.
Sonrası, yıllarca haber alamamak ve ölümünden emin olmak… Türkiye’ye göç.

Yıllar sonra Mahmut dayı onları bulup ulaşmış, hastaneden sonra sanırım. Bir rum gelinlerinin olduğunu da öğrenmiş aile. Türkiye’ye gelmek için uzun bir süre uğraştıktan sonra gelebilmişler.

Ben o temiz sayfayı tanıdım. Onlar öncesinden hiç bahsetmediler. Birilerini öldürdüler mi, savaşıp direndiler mi, yoksa Mahmut dayı sadece örgütün hesap kitap işlerine mi baktı, Maria yenge dağda yemek mi yaptı bilmiyorum.

Aklım başıma erip hikayeyi parça parça duyduğumda hep daha fazlasını öğrenmek istedim. Annem, asla konuşmuyorlar kızım çok üsteledim ama kibarca reddedildim, dedi.
Mahmut dayı, Maria yengenin sağlığı için endişelenirken, birden kendi sağlığını kaybetti. Onca yıl anlatmadığı hikayeleri yatakta küçülürken silindi. Maria yengeyse, dilimizi bilmiyordu. Ben aldığım Yunanca kursuyla ona sadece selam verebiliyordum.
Herhalde evlendikten sonra en fazla gözyaşını Mahmut dayıyı hasta yatağında gördüğüm gün döktüm. Eşim, çok yaşlı ve neredeyse eceli ile ölmekte olan bir akrabam için döktüğüm bunca gözyaşını bir süre anladı. İzmir İstanbul yolunu yarılamıştık ki, tamam dedi. Daha fazla ağlama artık. Oysa, saf bir şekilde Mahmut dayının bana beni kırmayıp hikayesini baştan sona anlatacağından, o hikayeyi muhteşem zekasıyla hiç unutmayacağından öyle emindim ki. Bu gözyaşları gözümün önündeyken sadece öğretilen saygı nedeniyle sormayı beceremediğim ama dünyanın bilmesini istediğim bir gerçek hikaye içindi en çok. Romanı olsun istemiştim, olmadı.

Önce Mahmut dayıyı kaybettik. Maria yengenin Yunanistan’dan akrabaları geldi ve onu yıllar sonra bir süreliğine Yunanistan’a götürdüler. Sonra Türkiye’ye döndü ve onu da kaybettikten sonra kardeşim bir şey söyledi, güler misin ağlar mısın diyerek…
Kardeşim duvardan sadece benim düğün resmimin indirildiğini görünce Maria yengeye sormuş, ablamın düğün fotoğrafına ne oldu demiş. O an Maria yenge çok üzülmüş. Giderken yanına bizi aldığını ama o fotoğrafı Pirgi’de unuttuğunu söylemiş… (Esas komik olan bu diyalog için harcanan Türkçe Yunanca işaret dilli büyük çaba 🙂 )

Hala çok gülümsüyorum, elimde değil. Beni hiç tanımayan insanların elinde, Atina’nın biraz ötesinde düğün fotoğrafım. Yanımda Mahmut dayım. İyi ki… Fotoğraf da kendi direnişini ve hikayesini yazmış.

Bu hikaye bana çok şey anlatıyor. Mesela, onlar hala o evde olsun, sallanan sandalyeye oturayım ve bugün son gününü yaşadığım 2018 için birkaç “Bravo!” kelimesi duyayım çok isterdim. Belki birkaç sıkıntımı, içinde olduğum, nasıl çözeceğimi henüz bilmediğim durumlarımı söylerdim. Mahmut dayı sakince Yunanca’ya çevirir ve sonra ikisi bana bakıp gülümserdi. O an onun da geçeceğini, birkaç yıl sonra o sandalyeye bu kez bambaşka çözülmezlerle oturacağımı ama sonunda hepsinin çözüleceğini bilirdim.

Ölülerin aslında ölmediklerini, ölümün olmadığını biliyorum. Onlarla istediğim zaman bağ kurabilmenin yolunu da. Hatta bunu bir kez yaptım ve sevgilerini aldım da.

Sallanmayan bir koltukta, Tanrılar Okulu’ndan şu sözleri anarak, geçmişin dersiyle yeni bir gelecek yaratma vesilesi olarak alıyorum hikayelerini.

“Önünüzde gelecek varken geçmişle uğraşmayın. Ama geleceği de yeni bir ‘eski geçmiş’ yaratmak için yaşamayın. Onu şekillendirin, bu kez şekillendirin, geçmişinizin tekrarlarından kurtulun.”

Size hikayelerini anlattım, çünkü onlar bunu yapabildiler. Üstelik, en zorlu koşullar altında. Yeni bir gelecek yazıp orada o sallanan sandalyedeki tonton ihtiyar bibloları gibi tamamlayabildiler ömürlerini. Geçmişin tekrarına, acılı hikayelerine, neden biz seçildik haksızlıklarına, insanları ayıran sınırlara, kültürlere, farklılıklara izin vermeden, hayatta her durumda insanca bir sınırı hep var edip umudu koruyarak.
Ne çok şey öğrenmişim bilmediğim bir hikayeden.
Kendim için de, bu cesareti, kabullenişi, umudu ve bravoyu diliyorum 2019’dan. Bunu düşlerim ve ellerimle şekillendirmeyi. Jüpiter yayda, bize bunun için tam destek verecek inanırsak, inanalım ama ayaklarımız da sağlam yere bassın inanırken.
Güzel bir ses tonuyla içten bir Bravo’yu her durum için, belki evren yanarken ve sorumlusu benken bile olsun, cebimde saklıyorum.
Pastanın şanslı dilimini hepimize ikram ediyorum minik bir göz kırpmayla.
Sizin için de kendim için de…
Sevgi ve umutla…
Yeliz

“Pastanın Şanslı Dilimi” için 3 yorum

  1. Yazdıklarıni gozlerim dolarak,okudum. Bizim ailede de bu tarz hikayeler olduğu için, çok etkilendim. Daha dün atalardan gelen,bir ağırlıktan nasıl kurtulabilirim diye düşünürken bu yazınin gelmesi müthiş.

  2. Ahh ne diyecegimi de bilemiyorum aslinda ama gozlerim doldu.Insallah 2019 yeni hikayeleeimizi yeninin izinde ve gucunde yazma sansi versin bize

  3. Ah Mahmut dayı, ah Maria yenge.. hic tanismadan tanidim.sizi.. bu yazıyı okurken sanki ben de salonun kapısından kafamı uzatmış, kapıya yaşlanmış sizi izliyordum. Muhteşem bir hayat dersi nasıl da güzel bize aktarilmis oldu. Tam da yeni bir yıla,.umut dolu yeni 365 güne yarasir cinsten.

Bir Cevap Yazın