Hint Sineması- Lion: Evimi Bulmalıyım

Lion, aylar önce izlediğimde günlerce masum ve çaresiz bir “Guddu” sesinin kulağımdan gitmediği film. Yazarın kendi hayatını anlattığı “A Long Way Home” isimli kitabından uyarlanmış.

Tam anlamıyla bir Hint filmi değil Lion, ama tam anlamıyla uzakları birleştiren ve Hindistan’da başlayan ve biten bir film.

Filmi izledikten sonra düşünüyorum. Bilmiyoruz ve şüphesiz bilmemiz gerekmiyor ama, dünyada inanamayacağımız kadar enteresan ve üzerine bir hayatın adandığı nice kavuşma, nice hüzün, nice mutluluk hikayesi var kim bilir. Bazıları bize ulaşıyor, iyi ki de ulaşıyor. Destek veriyor, kendinden bir şey bulanlara, umut oluyor… Üstelik, ben hiçbir yazarın hiçbir senaristin, hayat kadar muazzam senaryolar yazabileceğine de inanmıyorum. Bunu da, sınırlı bir akıl ve kavrama yeteneği ile söylüyorum. Mesela, hayatlarımıza yukarıdan bakabilsek, öyle ilginç bağlantılar göreceğiz ki. Yanımızdan rastgele defalarca geçen ama dikkatimizi çekmeyen birisi, 5 yıl sonra evlendiğimiz kişi olacak belki. 

Saroo ve abisi Guddu, içinde yaşadığı coğrafyanın fakirliğine ve kısıtlı imkanlarına rağmen, son derece mutlu ve sevimli çocuklar, ayrılmaz ikililer.

Filmin en başındaki sahnede, çaldıkları kömürler karşılığında iki bardak süt alırlarken, Saroo, bizim lokma diyebileceğimiz jalebisleri görür ve abisinden onu ister. O ise, bir gün sana onlardan alacağım der. Ancak, abisinin onlardan alacak kadar vakti olmaz. Bir gece, enteresan bir şekilde, yolları ayrılır. Gittikleri istasyonda, Saroo abisini beklerken bir trenin içinde uyuyakalır ve sabah olduğunda, bilmediği bir şehirdedir. Kötü olan, nereden geldiğini de bilmemesidir.

Filmin bundan sonrasında, Saroo’nun hayatta nasıl kaldığına inanmak güç. Çevresinde her anlamda ondan faydalanmak isteyen, onu zengin bir aileye ya da organ mafyası gibi kişilere satmak isteyenler olacaktır. Ama Saroo bize en doğru mekanizmanın ne olduğunu gösterir. Yazamasa, okuyamasa ve ailesinin olduğu yeri anlatamasa da, doğuştan getirdiği çok güçlü bir yardımcısı uyanıktır. Sezgileri… Böylece, önüne konan oyuncaklara aldanmaz. Sezgisi, onu olmaması gerektiği her yerden kaçmasını sağlar. Sonunda kimsesiz çocuklara ait bir devlet kurumuna yerleşir.

Hikayenin bundan sonrası adeta ikinci bir film. Saroo’nun bir bakıma şansı döner, Avustralyalı zengin ve modern bir aile tarafından evlat edinilir. Hemen ardından aynı topraklardan Mantosh katılır aileye ikinci çocuk olarak.

Saroo geçmişi unutur. Adeta bir sis tabakası geçmişini örter. Tek bir ana kadar… Bir an, tek bir anı birden köklerini bulma özlemini ona getirir.

Üniversite için gittiği Melbourne’de gittiği bir arkadaş evinde, jalebisler vardır. Hatırladınız değil mi? Çocukken bir dükkan dolusu yemek istediği jalebis. Varlığını unuttuğu jalebisler ona eksik parçayı bulma gücünü verir.

Burada, onlarca kez atıfta bulunduğum Ruhların Yolculuğu geliyor aklıma. İnanması kolay olmasa da, her ruh doğacağı hayatı tüm ana kavşaklarıyla birlikte seçerek dünyaya geliyorsa, başına gelecek her şeyi bilerek hatta bunları isteyerek doğuyorsa, dahası, önemli yol ayrımlarında kendisine hatırlatıcılar koyuyorsa… Saroo’nun hatırlatıcısı minik bir lokma tatlısı. Hayatını sonsuza dek değiştiren… Ve gerçek bir hikaye olduğuna göre, anne- Guddu- Saroo- Avustralyalı aile- her zaman sorunlu çocuk Mantosh… Tüm bunların karması nasıl bir karma? Nasıl değişik bir plan?

Saroo, gerçek ailesini, yaşadığı bölgeyi buluyor mu onu filmi izleyip siz öğreneceksiniz ama bu süreçte, onu evlat edinen aileyi biraz üzüyor. Neyse ki, üzme konusunda Mantosh bir numarada olduğundan, onun önüne geçemiyor. Saroo’yu kökleri yirmi beş yıl sonra çağırıyor. Ancak, Mantosh hiçbir zaman köklenemiyor, alışamıyor ve mental sorunlarla hayatı boyunca boğuşuyor, ailesini de bu kara deliğe sürüklüyor.

Filmin sonuna kadar, Avustralyalı ailenin çocukları olmadığı için iki Hintli çocuğu evlat edindiğini sanıyoruz. Oysa, gerçek çok farklı. Dünyada bunca bakıma muhtaç çocuk varken, onlardan ikisinin hayatını değiştirmek varken başka bir çocuk doğurmamayı göze alarak evleniyorlar. İki taraf da birbirine baskı kurmuyor. Aile servetinin dnasal uzamını düşünmüyorlar. Pek çok insanın kavrayamayacağı kadar insani bir bakış açısındalar… Ve dahası, annesi henüz çok gençken ve aynı o günkü gibi sahilde otururken, orada iki esmer çocuğun koştuğu hayalini görüyor. Sanki gelecekten bir kesit. Onun da hatırlatıcısı bu vizyon muydu acaba?

Yazımı sevdiyseniz, aynı filmi farklı bir bakış açısıyla daha incelemek için şimdi sizi Sinem’in bloğuna alalım 🙂 Tıkk Tıkk

“Hint Sineması- Lion: Evimi Bulmalıyım” için 7 yorum

  1. Ne güzel anlatmışsın 🙂 Böylesi hikayeler birer mucize gibi. İyi ki bir şekilde görebiliyor ve böyle şeylerin de yaşanabildiğine şahit olabiliyoruz. Kocaman öpüyorum <3

    1. Sen de öyle Sinem’cim. Çok teşekkür ederim. 🙂
      Hayat bol sürprizli ve yüksek gişeli 🙂 Yazarlar onun yaptıklarını kırpıp birleştirip çoğaltıyorlar bazen sadece.
      Ellerimize sağlık, ben de öperim <3

  2. Son zamanlarda beni en çok etkileyen filmlerin gerçekten uyarlananlar olduğunu fark ettim. Yaşanmışlıkların yerini hiç bir hayal gücü tam anlamıyla dolduramıyor galiba senin de soylediğin gibi😊 Sue (Nicole Kidman) doğurabileceği halde kendinden olmayan başka çocuklara şans vermek isterken insana bir çok şeyi sorgulatıyor. Çok etkilenerek izledim 🙏

    1. Harika bir eşzamanlılık olmuş.:) Bizi de çok etkilemişti Lion. Hatta günlerce Guddu dedik durduk birbirimize.
      Sue, dünyada çok az insanın yapmak istediği bir şeyi yapıyor ve son ana dek bunu söylelememesi bile öyle yüce ki.
      Nefisti. Beğenmene çok sevindim Pelin’cim.
      Sevgiler…

  3. Bu film Tvbu da kaç kere karşıma çıkmıştı. Aman deyip geçmiştim 🙈 önyargı konusunda ilerledigimi düşünüyordum fakat filmlere çok dikkat etmemişim. Dersimi aliyorum hemen🙆‍♀️ Yazilarin ve rehberliğin için çok çok teşekkür ederim🙇‍♀️ Yelizim, acaba aynı kümeden olabilir miyiz ? Emeğine, öngörüne, rehberliğine sağlık canim 💫 💕😘

    1. Çok teşekkür ederim Seda’cım 🙂 Benim son dönemde edindiğim bir hayat dersi 🙂 Bir şey seni itiyorsa, onda içinin değişmek istemeyen yanına bir mesaj vardır. Zorla kendini, oku, izle, deneyimle… Tabii demek kolay da uygulamak her zaman değil 🙂 Beyin sapı bir şekilde bizi kendimizden koruyor bu adımlarda. Neden yaptığını çok sonra içimize dönerek buluyoruz 🙂

      Ruhların Kaderi’ni okurken, renklerden ve kümelerden bahsediyordu. Öyle heyecanlandım ki, Michael Newton ülkemizde olsa koşarak gideceğim neredeseyse, beni de bir çözelim hadi diye 🙂 O an aklıma, neden cevabı ondan bekliyorum ki dedim. Theta’ya bağlandım. Ve hangi renk kümesinde isem gösterilsin dedim. Bir renk geldi gözümün önüne. Ama gelen mesajın doğruluğuna inanmadım. Çünkü, o renk okurken olmak istediğimi fark ettiğim renkti. İkinci bir teyit istedim ve bu eşimin eliyle bana gelsin dedim. Kast ettiğim eşim gelip şu renk bir koltuk alalım, bu renk tişörtüm kirlilerde mi… gibi bir cümle kuracak sanmıştım. Eşim mutfaktan salona geldi, içinden bana meyve getirmek geçmiş (ki yemem) seçtiği tabak&getirdiği meyve gördüğüm renk. Eşimin eliyle gelen renk… Neden bana meyve getirdin diyorum. Bilmem bir anda içimden geldi diyor. Neden bu tabak diyorum. Aslında başka tabaklar ortalıktaydı ama içimden bunu seçmek geldi… O kadar etkilenmiştim ki, dakikalarca gözlerim dolu dolu olmuştu. O da etkilendi ama beş dakika sonra oyuna döndü :))
      Bu da hiç unutmamak istediğim bir anıydı, sen vesile oldun şimdi hatırlamama.
      Sor ve cevabı iste bakalım, belki rüyanda bir kümedeki insanları görürsün, belki içlerindeyimdir 🙂
      Çokça sevgilerle…

      1. Bu güzel anını benimle patlastigin için çok teşekkür ederim. Bende sorucam bakalım 😊 cevabı çok merak ediyorum. Ruhların yolculuğu bitti ve gerçekten muhteşem bir kitap. Insanın bakış acisini değiştiriyor ✌👍 Sözcük olarak basit bir tanımlama oldu ama okuyan anlayacaktır.💕

Bir Cevap Yazın